MASAL

Daha henüz elimdekileri bırakamamışken takılmıştım yeni bir hayatın peşine. Bu sefer izleyecekken kıyısından seni, tutup çekmiştin kendine. Geceyi kendimize yorgan yapıp hadi gel anlatalım demiştik, birbirimize. Kırk yıl hatrı kalsın bu gecenin diye kahveleri ben yapmıştım, dumanı üstünde. Bakma şiir gibi başladı, masal gibi sürdü ama nasıl bitecekti bu gece?

. . .

-Sandığımdan fazlası var, bu yazılarda. Çok acı var. Neden?

+Acı var. Onun nedeni de başka yazı.

. . .

. . .

Yaraları çekmişti, beni kendine. Tek başına yalnızlığına Âşık adam sevmişti, zamanın da, nefesim dediği kadını. Sevme beni soluksuz kalırsın diyen kadına vermişti adam kendini delice. Yalnızlığı ve aşkının savaşında, uğurlarken aşkını sıkı sıkıya tutunmuştu, yalnızlığına. Soluksuz bırakan kadını bilmek değildi derdim de en çok yaralarını sevmiştim. En çok yaralarını yakın bulmuştum, yaralarıma. Yaraları, yaralarıma denk sandığım adamı geceyi de şahit yapıp aramızdaki anlaşmaya katmıştım, kendime.

. . .

. . .

. . .

Yüzsüzce daldın mı hiç esrarengiz bulduğun birinin mahremine? Soluksuz dolaşırken kelimelerin arasında kızdın mı virgüle, girdi diye sevenlerin arasına? Cümleler cümleleri kovalarken düşman oldun mu noktaya, bitirdi diye böyle birden aşklarını? Bakmaya utandın mı, öğrendiğinde kabuk bağlamış yaraların sebebini?

. . .

Harflerin arasındayken henüz, birden kaldırınca başımı gözlerini bulmuştum, gözlerimde. Ben dalmışken onun yüreğine sanki hissettiklerimi yüzümden okur gibi dikkatle bakmıştı, yüzüme.

.

-Yazmak iyi oldu aslında. Kafamın içinde sürekli bunlar dolanıyordu. İş yapamıyordum. Elimde küçük bir defter, kalem yazıyordum, deli gibi her an.

+Bayılıyorum gönülden dökülen sözlere ve bence senin yüreğindekiler dökülmeyi hak etmiş, kâğıda.

-Hayır ya benim canım yanıyordu.

. . .

. . .

Adamın yazarak anlattığı kadını canlandırıp alıp, oturtmuştum karşıma. İçimde kıskançlıkla dedim ki bu adam ne bulmuş olabilir ki bu kadında. Kendini bırakan kadını bu kadar güzel sözlerle anlatmak haksızlık değil miydi kalan gidemeyen tüm kadınlara? Ben gidemeyen olarak oturup gitmiş bir kadına olan aşkını ezberlemiştim, usulca.

. . .

. . .

. . .

Gözümün ucuyla bakarken yaralarına, senelerinin arasında dolaşmaya devam etmiştim, korkusuzca. Dokunmuştum, yaralarına gizlice. Dur demek istemiştim, cümlelerinin geçişindeki acıya. Bulaşmıştı akan gözyaşları bağlaçlarla yeni cümlelere. Gitme diye tutmuştum ‘SEN’ kelimesinin bacaklarından ama sen hep ayrı yazılmıştı, bu hikâyede benden.

. . .

-Şiir sever misin?

 +Tabii. Okuyayım mı sana bir şiir?

. . .

. . .

Sesinde eksik kalmış bir hikâye,

Hikâyede güzel kadın,

Kadının kalbinde adın,

Sende biraz ben var, bende yarım kalmış hayat.

Sesinde cümleler,

Cümlelerde aşklar,

Aşklarda kahreden acılar,

Sende biraz ben var, bende geçmeyen geceler.

Sesinde umut,

Umutta kokusu,

Kokusunda gözyaşı,

Sende biraz ben var, bende tamamen sen.

. . .

. . .

. . .

Yapma adam katma benim yaşanmışlığımı kendininkine. Biliyorum iki kırık hayat denk değil birbirine. Güçlü değiliz ikimizde. Aylar önce bizi bir araya getiren rüzgârın bir fırtınasına bakar bizi dağıtmak, sinsice.

. . .

-En son ne zaman kalbini hissettiren bir kadın gördün?

+O eylül ayında oldu.

-Ne hissettin?

+Kalbim çarptı. Kıyamadım. Kolumu kanadımı germek istedim.

-Bütün bunlara hissetmene ne sebep oldu?

+Sen sanırım.

-Ben bunu hissettirecek kadar güzel ne yapmış olabilirim?

+hiçbir şey. İşte güzel olan da o.

. . .

. . .

Yalan yok demiştin ya bana. Yalan yok yaralarını sevmiştim, başta. Ben kıskandığımın senin anlattığın kadın olduğunu sanmıştım, aylarca. Oysa ben senin hoyratça savurduğun sözlerle aslında cesurca, sadıkça sevişini kıskanmıştım, olmayışında. Belki de böyle sevilmeyi istemiştim, yıllarca. Yalan yok demiştin ya bana. Yalan yok bu hikâye maceraydı, başta.

. . .

. . .

. . .

Yaralarına vurulduğum adam fark edince yaralarımı kazmaya başlamıştı, benim anılarımı. Kazarak bulamazdı aradığını ama artık istemesem de başlamıştı bilmeye.

. . .

-Onlar herkesin içinde yaşadığı kırıklıklar.

+Bu başka bir derinlik. Boğulur insan burada. Diğerleri su birikintisi gibi kaldı, senin yanında.

. . .

. . .

Ben bir felaketim adam. Önüme katıp tüm güzel şeyi bir anda alıp götüren bir sel var, içimde. Ben bir felaketim, insanların arkasına bakmadan kaçtığı. Ben bir felaketim, insanlar için can anlamına gelen suyu katıp önüme can alan bir felaket. Sen de kaç adam elindekilerle kurtul. Ben bu hikâye de seni elindekilerden edebilirim.

. . .

. . .

. . .

Ben deliyim demiştim. Sen divaneyim diye kesmiştin, sözümü. Hayal etmeyi bırakmıştım önceki hayatımda gelen icra da. Sen döküp saçtıklarımı toplayıp da gelmişsin, karşıma. Hayat sen ne garipsin dünün dağıttıklarını toplatıp getirmişsin, bugüne.

. . .

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Bir varmış aşklar. Bir yokmuş, âşıklar. Gece üstümüzden çekince yıldızlı yorganını, alıp masalı da yanımıza, döndük gerçek hayatlarımıza.

. . .

. . .

-Güzel gündü.

+Kesinlikle.

-Gene olsa.

+Olur belki.

-Olsun.

+Olsun.

-Olur belki.

+Belki.

. . .

. . .

. . .

Yalan yok demiştik, başta ama yalan karışmıştı, insanın hamuruna. İyi ki yerler hazırlamamıştık, birbirimize hayatlarımızda. Şimdi sen uygun görürsen iki kelam da benim için edersin, boş kâğıtlar da. Belki de yok sayar eski hikâyene devam edersin umarsızca.

. . .

Az gittim, uz gittim. Dere tepe düz gittim. Altı ay, bir güz gittim. Bir de baktım ki. Bir arpa boyu yol gitmişim.

YENİDEN

-Karışığım.

+ Ne oldu?

-Kendimi toplarken zorlanıyorum. Bu benim kendi iç savaşım.

.

Silahsız ve sığınmadan savaşmıştı. Kalbini arkasında saklayacağı bir çelik yeleği de olmamıştı ki zaten durup baktığında yara alan da yarayı açan da kendisiydi. Hislerini öldürdü çünkü en çok hislerinden yara almıştı. Hislerini öldürdü çünkü en çok hisleri yara açmıştı.

. . .

Beyninin içinden başlayıp bütün vücudunu saran bir hissi anlamlandıramadığın olmadı mı? Kalbine baskı yapanları söküp atmak için yanlışlar yapmadın mı? Unutmak için yeni bir yola girmeyi düşünürken kendine olan saygının önüne geçtiği de mi olmadı? Kalbinin beynine attığı yumruk seni allak bullak etti de beyninin kalbine elini uzattığını gördüğünde hiç mi yüzün kızarmadı?

. . .

. . .

Bir haber alırsın uzak bir şehir de küçücük bir kız babasının tabutu önündedir. Uzak şehirden senin avuçlarına dökülür küçücük bir kızın gözyaşları. Şehir uzaktır da acı yakın. Utanırsın dünü harap ettiğine. Utanırsın acının onun acısının yanında kum tanesi oluşuna. Utanırsın bütün hayatını bir kişiye altın tepsiyle sunarken arkanda senin için var olduğuna emin olduklarından. Çok utanırsın yanında olamadıklarından. Hissiz kalan kalbin ilk hissidir, utanmak.

. . .

. . .

. . .

+ Ağlamak iyi fikir değil kendimi biliyorum.

-Ama şair boşuna dememiş bastırdığın duygunun esiri olursun diye.

+ O duyguları özgür bıraktığım zamanları da biliyorum. Dönüp dolaşıp sadık bir kuş gibi yine benim avuçlarıma konuyorlar.

.

Bu sefer yeni yolcular eklemek için değil içinde sakladıklarını özgür bırakmak için açmıştı kalbinin kapısını. Güle güle dünüm. Güle güle…

. . .

Bırakmak kolay mıydı, dün her şeyim dediğini bugünün gerisinde? Dün neşeyle savurduğun duyguları bugün yüzüne sertçe vuran rüzgâr da mı aklını başına getirmedi? Zaman başını almış koşar adım uzaklaşırken sen durup sızlanmayı ne kadar daha sürdürebilirdin? Hayalleri olan kadını da mı unutup geldin dün de?

. . .

. . .

Bir hayal kurdum, bırakmışken her şeyi yarım. Aylar öncesinde kalan aklımı güncelleyip bugünü ekleyince takvimime,kayıp giden onlarca günü de yaralarıma merhem yapıp sil baştan demedim, bitti diyemedim ama kaldığım yerden dedim. Dünü ve yarını bir zaman kavramı olarak saklayıp cebime, şimdiye yükleyip bütün umudumu takıldım peşine.

Beni büyüten her anımı başıma taç yapıp,duyduğum ve unutamadığım bütün kötü sözleri kulağıma küpe diye takıp, kırıp dökülen kalp parçalarımı da geride bırakmayıp döküp saçtım bana kalanları önüme.

. . .

. . .

. . .

-Aslında bundan sonra yokluğunun çok etkileyeceğini zannetmiyorum.

+ Bundan sonrası senin dallarında baharın etkisiyle yeni tomurcuklar yeşerecek, onun sonbaharında hep yaprak dökümü var.

.

Ya umutlar ekmeyi bırakacaksın bugün ya da sulayacaksın umut fidelerini daha çabuk boy versin diye.

. . .

Bugün saklambaç oynarken aklınla kalbin, ebe olup bulmak istemedin mi kalbini? Dün yerini hatırlayınca acıtıyordu da kalbin, bugün kuşlar uçmasının sakıncası var mıydı? Bugün ne kadar güçlü olduğunu fark ettiğinde teşekkür etmedin mi dününe? Dünde bıraktıkların kötü diye dünü unutmak haksızlık olmaz mıydı kendine?

. . .

. . .

Mis gibi kokuyorsun hayat burnumda çiçek kokusu ve sen kadın çok da değerlisin ümitler ekmek için yarınlara, çok da güzel bir sebep gülücüklerin umutlar toplamak için bugünden. Karanlık gece almışken bütün karamsarlığı gölgesine, sen kadın bu hayata renk katmak için yaratılmış ruhunla ışık saç geceye. Sen kadın bu ışığı takip et bulmak için yolunu. Ve sen burada oturmuş olan (ağlarken dikenlerin batıyor hayat diyen) gör bak rengarenk çiçekler açmış, bahçelerinde.

. . .

. . .

 . . .

-Yine olur mu?

+ Yine demiyorum artık yeni diyorum.

.

Dünün beklentilerini yakıp savurdum küllerini. Yeni yollar için açtım, gönlümün haritasını. Yeni yeni yepyeniden.

 . . .

Yağmur da ıslanmaya da güneşte yanmaya da razıyım elbet ama ben baharıyım 365 günümün. Her karanlıktan sonra geceyi aydınlatan güneşiyim günlerimin. Kıymetini bilene kayan yıldızıyım gecenin. Dünüyüm yıllarımın ve yarınıyım hayallerimin.

. . .

. . .

PEKİ SEN?

BİLİYORUM

-Derin bir söz paylaş da yüreğim soğusun.

-O yangını söndürecek söz yok ki bende.

Adam sevdiği kadını kırmış yandım da yandım diyor, kadın kim bilir kime nerede dert yanıyor, bu hikâye de olmayan benden umut bekleyen adam elindeki ateşi avucuma bırakıp hadi yanmadan söndür de kurtar beni diyor. Kime dokunsam elim yanıyor. Kimi dinlesem yüreğim acıyor.

. . .

Hiç kendi gözyaşlarını kullandın mı temizlemek için ruhunu? Yetmeyen gözyaşlarından kalanları arındırmak için gülücükleri kullandın mı seçenek olarak? Elinde kalanları çöp olarak atıp tertemiz başlamak varken yeniden,  başköşesine koydun mu hayatının? Bakmayınca kayboluyor sananlara inat zürafa gibi kafayı kuma gömmek yerine görmeyi tercih ettin mi? İyileşmez sandığın yaranın yerini unutunca fark ettin mi asıl şimdi arındığını?

. . .

. . .

Biliyorum ellerine söz geçiremeyen kadın gözlerine de söz geçiremedi. Biliyorum dün olumlu cümleleriyle neşe saçan kadın bugün tüm karamsarlığının da ellerinden tutup suratı beş karış gezdi. Biliyorum dün koşarak yol alan kadın düştü, kalktı, küstü, oturdu. Biliyorum olmaz dedi ama yine de oldurmak için kalkıp en güzel gülücüğünü de kendine süs yapıp yeniden dedi. Keşke dememek için günlerce bir şey demeyen kadın belki iyi ki de demedi ama tecrübe dedi. Ve bugün kadın yaralarını kendine aksesuar yapıp yaralarının kendini daha güzel göstermesine izin verdi.

. . .

. . .

. . .

Yaprak döker, tomurcuk açar sonra durmaz meyve verir, ağaç. Gün doğar, gece çöker. Sabah olur, akşam olur. Aydınlık gelir, karanlık gider. Karanlık çöker, ışık gider. Hafta ay olur, ay yıla döner. Meyve biter, yaprak kalır. Yaprak düşer, dallar kalır. Dal kırılır, kök kalır. Kök ne kadar sağlam tutunursa toprağa o kadar uzun kalır. Köküyle toprağa tutunabilen hep ayakta kalır.

. . .

. . .

. . .

-Sevmek beter bir şeymiş.

-Ben kimseyi sevmek istemiyorum.

-Parça parça hissediyorum hem de her parçam ayrı şehir de.

Adam bütün suçu sevgisine atmıştı, kendini böyle avutuyordu. Kadın kırılmış parçalarının peşine düşmüştü ve biliyordu, bir kere kırıldı mı eskisi gibi olmazdı ya üstüne basıp tuz buz edecekti ya da zamanını eskisi gibi olmayacağını bile bile heba edecekti.

. . .

Arkasına saklanıp kendine siper ettiğin cümlelerin yok mu? Korkuyorum demeyi kendine yediremeyip istemiyorum cümlesini eklemedin mi hayatına? Cesur birini her gördüğünde kıskanıp onun gibi olamadığın için onun yanlış olduğuna inandırmaya çalışmadın mı hem kendini hem de etrafındakileri? Yalanlarına yalan ekledin de sonra işin içinden çıkamayınca yeni bir yalanla örtmedin mi üstlerini?

. . .

. . .

Biliyorum bütün doğruları da yanıma alsam ilk karşılaştığımızda önce yalanları çıkaracağım çantamdan. Biliyorum içimdeki beni görme diye hayallerden bir ben yaratıp onun arkasında çıkacağım karşına. Biliyorum senin yarattığın adamla benim yarattığım kadın ilk önce çok da güzel başlayacaklar yaşamaya. Biliyorum yalanlarla başladığımız yola ilk yol ayrımında korkularımızı yanımıza alıp ayrı yollara doğru giderek son vereceğiz. Ve yine biliyorum korkularımızdan kaçmak için yeni hayaller yaratıp yeni yollar bulacağız. Ve yine, yine…

. . .

. . .

. . .

-Ben hayal kırıklığı değilim.

-Bunu ona anlat.

-DİNLEMİYOR.

Hayal kırıklığı varsa hayal vardır. Hayal varsa umut vardır. Umut varsa denemeye değer dedi üçüncü tekil kişi

. . .

Eline renkli kalemler alıp boyamak istemedin mi siyah beyaz olmuş hayatları? Ağlayan bir kadın gördüğünde çekinmeden gidip sarılmak gelmedi mi içinden? Soğuk bir akşamda bir adamla paylaşmak istemedin mi ceketini? Sahilin denizle kavuştuğu yerde durup sahilin ve denizin dalgalarla birbirlerine yaptıkları cilveyi izlemek keyif vermedi mi sana? Gözlerini kapattığında da güzel giden bir anının kaldığı yerden devam ettiğini hiç görmedin mi?

. . .

. . .

Biliyorum yaşadım demek için sebeplerin ayağımıza gelmesini bekledik. Biliyorum renkli kalemlerimiz vardı ama içimizdeki boyama bilen çocukları yok etmiştik. Biliyorum dans etmeyi hepimiz çok iyi biliyorduk da hep el alem ne der diye bitirdik ömrümüzü. Biliyorum sahiller hep kavuşma noktasıydı ama biz ayrılığı da ekledik kumlarının arasına ya da denizin dibine gönderdik en değer verdiğimiz eşyaları. Biliyorum sürekli saniyeler, dakikalar, saatler alıyor hayat ömrümüzden ve asla geri dönemeyeceğimizi anladığımızda geç kalmış olacağız. Ve biliyorum yine yaşasak yine kendimize geç kalacağız.

. . .

. . .

. . .

-Böyle büyümeyi tercih eder miydin?

-Yine olsa yine yaşardım.

Kadın başka bir kadının yükünü almak istedi sırtından çünkü biliyordu yükü ağır geliyordu, bedene. Kadın biliyordu kaç el değse de o yük aynı ağırlıkla yüklenecekti, kendine.

. . .

Dağılmış saçlarından, yılların eklediği çizgilerden, şişip sana ait değilim diyen gözlerden ya da akıttığı hayalleri yüzüne çizen rimelinden şikâyetçi değildi de aynaya bakarken, Ahh dudağının kenarında unutulmuş o öpücük olmasaydı.

. . .

. . .

Dün taşıyor toplayıp kaldırdığım valizlerden oysa henüz her yerde bugünün dağınıklığı. Sustuklarım dökülüyor çekmecenin açık kalmış yarısından hayatıma. Yatağın altına sakladığımı unuttuğum yalnızlığım sıkılmış olacak ki yerinden sızmaya çalışıyor bugünüme. Dünüm bugünüme karıştı, doğrular yanlışlarla her yer de. Yanlışlar doğruları götürse de kalabalık azalsa diyecek oluyorum kıyamıyorum ortada dolaşan birkaç doğruya.

. . .

. . .

. . .

-Korkuyorum mutlu olmaktan.

–  . . . . .

Sustum bugün yanlış cümleler kurmamak için. Sustum bugün sessizliğin arkasına saklanmak için. Sustum bugün vakit kazanmak için. Sustum bugün boğazıma baskı yapan cümleleri yutmak için. Sustum bugün, bağıra bağıra sustum.

CAN KIRIKLARI

-Olur mu?

– Güzel gülüyorsun diye olur.

Oldu, olmadı, olacak demediler. Deselerdi olmazdı, biliyordu ikisi de.

.

Bir hikâye hakkım vardı, düşünmedim daldım içine. Sen hiç tanımadığın birinin hikâyesine daldın mı orta yerinden? Bilmediğin sokaklarda yalınayak, ayağına can kırıkları bata bata dolaştın mı? Geri dönme ihtimalin varken daha çok kanatmayı göze aldın mı ayaklarını? Görmediğin ama sesini çok net duyduğun bir bilinmezin seni etkisi altına almasına izin verdin mi?

. . .

Bakma bana cesur değilim, sandığın kadar bilmiyorum doğruyu, yanlışı. Bilmiyorum bu gece attığım adım ne zaman dönüp dolaşıp konacak ellerime pişmanlık olarak. Bilmek istemiyorum can kırıklarına batan ayaklarım eskisi gibi olabilecek mi ya da akan kanlar temizleyebilecek mi başkalarının kirlettiği sokaklarını. Sokaklarında dolaşmak istiyorum soluksuz adım adım ama ezberlemeden. Köşe başında yanan sokak lambasını da arkama alıp kendi gölgemi sen sanıp seni kendim sanıp tutuyorum gölgemin ellerinden ve başlıyorum anlatmaya.

. . .

. . .

– Senin yaşanmışlıklarınla kendiminkileri çarpıştırma fikri iyi gelmiyor.

– Çarpışma mı? Kavga da olduğumuzu bilmiyordum.

– Kavga mı? Hafife alma, savaştayız.

Birbirlerinin yaralarını sarma ya da orada olduğundan emin oldukları yaraları kimin açtığını bilmek gibi dertleri yoktu çünkü olsaydı olmazdı, biliyordu ikisi de.

.

Fark eder miydi yarayı açan, anlatanın hisleri bu kadar şeffafken? Hiç bu kadar net görebilmiş miydin diğerinin hislerini? Dokunsan elinde kalır diye dokunamadığın oldu mu paramparça olmuş bir kalbe? Kadın kanar biliyordun da adamın da yara bere içinde olduğunu görmen neyi değiştirdi?

. . .

Ayak izlerin ayak izlerime karıştı. Onlarca iz var sokaklarında. Sahi sen kaç sokakta ayak izini bıraktın, sen kaç can kırdın ya da can kırıklarını paramparça ettin ayakların altında, diyemiyor bazen insan. Ya sen, derse diye ödü kopuyor. Sen benim bilmek istemediğim yolum, bağlanmak istemediğim ama içinde dolaşmaktan keyif aldığım çıkmazımsın.

. . .

. . .

Sigaranın dumanı gibi çekiyordu kadını içine adam. Öyle sıkı tutuyordu ki içinde ama kadın kararlıydı gitmeye ve bir solukta çıktı içinden. Bir nefes daha çekti adam. Kadın inatçıydı ve yine aynı solukta çıktı adamın içinden. Küfrü basarken adam tekrar çekti içine, sıkıca tuttu. Çıkmayacaktı, çıkamazdı, çıkmamalıydı, yerinden. Ama kadın öyle bir çıktı ki içinden öksürükler arasında, adam soluk alabilmek için tükürdü kadını.

. . .

. . .

Kadın gözlerine saklamıştı, adamı. Adam canını acıttıkça döktü onu içinden. Ağlamamak için kendini zorlayan kadını ağlatan adam düşürdü yavaş yavaş kendini, kadının gözlerinden.

. . .

. . .

-Ne güzel senin aklınla kalbin arasında seyahat etmek. En güzel yolculuğum hem de cam kenarı. O kadar net ki gördüklerim tabi bir de hayal ettiklerim.

-Sen de benim en tatlı yolcumsun taşıdığım.

Kendi durağına gelip de inene kadar tadını çıkarıyordu. Sonunu düşünmediler ama yolun bitmemesini de hiç istemediler.

.

Yalnızlıklarını paylaşamayacak kadar bağlıydılar yalnızlıklarına ama bu hikâyenin kahramanı olmalarının zararı var mıydı? Birbirlerinin gözlerinde kendi sürgünlerinin yansımasını bulmasının nedeni neydi peki? İkisi de üçüncü bir hayattan kovulmuş dördüncü bir hayata yol almamış mıydı? Daha kaç hayata misafir olacak daha kaç hayatı kendi hayatlarına katacak sonra da söküp atacaklardı?

. . .

. . .

Kör, sağır, dilsiz aşklar bıraktım, geride. Sayfalarca hiçlik, zamansız geceler, zamana yenilmiş hisler bir de bir şarkının en can acıtan nakaratı kalmış bende.

. . .

Sarhoş bir bedenin arkasında dudağının kenarından dökülen küfür olarak kalmış sende. Döküldükçe kıyamadığın ama yine de savurmaktan çekinmediğin küfürler, dilinde.

. . .

. . .

(Biri bir cümle yazar aşkla ilgili yıllar sonra ilk kalp ağrısında o acının zerresini yaşamamış diğeri o cümleyi paylaşır en mahreminde. İşte aşk aslında yaşarken herkese farklı hissettiren ama bitince yalnız olmaktan korkanların oluşturduğu bir topluluğa dâhil olduğun, başka birinin senin yaşadıklarını yaşamış olmasının seni daha huzurlu kılmasıdır. Birinin yıkılmasının huzur verdiği illet bir şeydir yani bu aşk. Yaşarken dünyanın en güzel şeyi iken bittiğinde lanetler okunandır. Tarifi zor, yaşaması dünyanın en zevkli aksiyonu, bitmesi en tepeden dibi görmek gibidir. Korkmayın yine o dipten sizi çıkarak kadar içinizde fazla fazla olan duygudur, kendisi.)

. . .

. . .

  • Uykum geldi.
  • Uyuma demek isterdim ama hakkım olmayanı istememeyi öğreneli uzun zaman oldu.

.

Bir giden olur bir gelen, bir düşen olur bir kalkan, bir seven olur bir nefret eden, bir ağlayan olur bir ağlatan, bir yazan olur bir de yazdıran.

. . .

. . .

Sonu yoktu ama başı da olmamıştı ki. Bu tam da ortası ne başlayabildim sana ne de bitirebilirim seni.

OLMASIN BU GECE

Soluksuz uyandın mı geceleri? Kan ter içinde çılgınca ne aradığını bile bilmeden etrafına bakındın mı uyanır uyanmaz? Etrafında bulamadığını yüreğindeki acı da buldun mu peki hiç? Geceyi sabah etmek sabahı yok etmek, yıkmak, yakmak, kül etmek istemedin mi aylarca? Yeniden doğmak diye bir şey olsa cesaret edip tekrar giremezdi bu beden anne rahmine. Tekrar doğmak tekrar yaşamaktı, tekrar yaşamak tekrar kanamak. Tekrar. Tekrar. Tekrar.

 . . .

Burnum kokusu dedi, kulaklarım sesi, tenim nefesi dedi ve gözlerim bir şey demeden döktü içindekileri dışarıya sessiz, içeriye kocaman bir gürültüyle. Kalbim sevgisi, beynim nefretiyle doluydu ve bu beden daha fazlasını kaldıramayacak kadar almıştı payını.

Beynim kalbime küstü, kalbim onu anlayamayacak kadar büyük bir baskı altında suçu ellerime attı. Ellerim suçunu kabul etti etmesine ama yalnız değildim dudakları da vardı dedi. Ve ruhum durun dedi, elinde valiziyle. Ben gidersem acı gidecek, ruh giderse acı da dinecek. Sonunda ruh gitti, acı dinmedi. Herkes gitti ama acı gitmedi.

. . .

. . .

İçinde boşalan yeri doldurabilir mi gözyaşların? Cevap hayırsa ağlama. İçindeki acıyı azaltıyor mu gözyaşların? Cevap hayırsa ağlama. Öleni geriye getirebiliyor mu gözyaşların? Cevap hayırsa ağlama. Senin kadar sevmediğini anladığında sevgin mi azaldı? Cevap hayırsa ağlama. Herkesin haklı olması senin hissettiklerini yok eder mi?  Cevap hayırsa ağlama.

Bütün bunların canı cehenneme mi diyorsun? Cevap evetse ağla. Ağla. Ağla. AĞLA.

. . .

. . .

. . .

Bu gece soru olmasın, bilmeyelim yarın ne olacak. Bilmeyelim bu gece eskide kalan küflü yaşanmışlığı.  Zihnimizin tozlu raflarını kurcalamayalım bu gece, ya da yeni raflar hazırlamayalım yarınlar için acelece. Bu gece soru olmasın, bilmeyelim yarın sevecek miyiz birbirimizi. Birbirimize yerler hazırlamayalım kalbimizde, bu gece yatıya kalacak planları yapmayalım zihnimizde. Bu gece soru olmasın, bilmeyelim gelecekte yaralar açacak mıyız kalplerimizde. Bilmeyelim düş kuracak mıyız, bu gece.

OLMASIN BU GECE.

. . .

. . .

. . .

Bilmediğin bir hayatın içine doğru çekildi mi ruhun? Yerinin olmadığı bir hayatta kendine sandalye çekip usulca dâhil oldun mu olaylara? Sen nesin burada dediklerinde başrol olamam, figüran değilim, dekor olmak da yakışmaz, seyirciyim deyip herkesin sesini kestin mi? Peki sonra seyirci olarak kalmanın canını sıkması ne kadar sürdü? Yerinde oturup yorum yapmak yetmedi. Sızmaya başladın hayata önce dekor oldun, sonra figüran, sonra sonra derken başrol olarak buldun kendini. Ama çok alışma bu hayatta tekrar yerin seyirci sandalyesi olacak. Bilmiyorsun ama öğrenmen yakın.

. . .

. . .

. . .

Durdum yaşadım. Düştüm yaşadım. Sustum yaşadım. Koştum yaşadım. Baktım ne yaparsam yapayım sonu yaşamak. Atladım hayat otobüsüne, yeni duraklar bulmak için, denemeye değer mi bilmeden yeniden denemek için sevmeyi, bu kez de olmadı demeyi de çantama atıp, anlatacak sözüm olsun diyerek, olmazsa oturup yazarız beğenmezsek yırtar yenisini yaşarız diye diye dolaştım. Değer miydi yazmak için? Sonuna kadar değdi, yaşadım demek için.

. . .

Bu gece soru olmasın ama bu gece son da olmasın.

KİLİTLİ HAYALLER

Hiç olmadı hiç başaramadım, gerçekten mutlu olmayı. Ağız tadıyla ıslanamadım yağmur altında. Geceleri yıldız altında iliklerime kadar hissederek soğuğu gezmedim, sabahlara kadar. Sokak çalgıcılarının yanında oturup saatlerce dinleyemedim onları. Hiç nereye gittiğini bilmediğim bir otobüse atlayıp tanımadığım bir şehirde ‘günaydın’ deyip insanlara sokaklarında kaybolamadım Ya da kapatamadım o sürekli şikâyet ettiğim telefonu günlerce. Hep yetişmek zorunda olduğum bir yer, kovalamam gereken bir hayat vardı. Hiç beş saniyeden fazla bakamadım insanların gözlerine. Onlara bağlanmaktan hayatı kaçırıp onlarla kalmaktan korktum. Tüm yaşanmamışları ileriki bir tarihe erteledim, yaşayabilmek için. Ama hiç yaşayamadım. Hep bir yanım eksik kaldı. Gerçekten kelimesini hiç anlamlandıramadım. Yetişmek zorunda olduğum hayat ve mutlu etmek istediğim insanlar vardı. Yaşamak geri planda kaldı hep isyan etti, gözyaşı döktü, bazen küstü bazen somurttu ama hiç gülmedi bana.

. . .

DIŞARIDAKİ GÜRÜLTÜYÜ DİNLEMEKTEN KALBİMİZİN SESİNİ UNUTTUĞUMUZ BU DÜNYADA YİNE DE GÜZELDİ HAYAL KURMAK.

Tabi yaşamaya başlayınca iş biraz değişti, kontrolden çıktı ve sanırım sonunda bir duvara saatte 180 km hızla vurmak an meselesi.

. . .

. . .

Sen bakmıyorsun diye gökyüzünü bırakıp gider mi sanıyorsun yıldızlar? Sen duymayacak kadar gürültülüsün diye rüzgâr bu gece şarkılar söylemeyecek mi ağaçlara? Sen mutsuzsun diye rüzgârın şarkısında dans etmeyecek mi yapraklar? Senin cesaretin yok diye bu gece sevmeyecek mi sanıyorsun insanlar?

. . .

Çok güzel gözlerin var derken ne kadarını görüyorsun diye sormak gelmişti içimden. Gördüğün şekli ve rengi miydi içinde sakladıklarını da görebilmiş miydin? Susma diyordun ya hani sen benim içimdeki gürültüyü bilseydin de anlat diye ısrar eder miydin? Seni tanımak istiyorum derken ad, soyad, şehir ve ıvır zıvır şeyler mi bilmek istiyordun yoksa gerçekten bilmek istiyor muydun beni ne güldürür? Sen kilitlenmiş bir sandığı açmak istiyorum diyordun da hazır mıydın içinden çıkacakları görmeye?

Ne çok soru işareti vardı aramızda. Oysa buradaydım, gözlerim gözlerine değecek kadar yakın, elimi tutsan yapraklara eşlik edecek kadar çılgın, bir şarkıyı uydurarak sonuna kadar söyleyebilecek kadar cesur ama birini baştan sevemeyecek kadar da korkak.

Tam da buradaydın. Sözler verip beni kandıracak kadar yalancı, elimi hemen tutmak isteyecek kadar aceleci ve aynı hızla bırakacak kadar da umursamaz.

. . .

. . .

Duymak istemiyorum bu gece senden başka kimsenin sesini. Elini tutup bizim için yağdığına emin olduğum yağmurun altında senin sesinden dinleyerek en sevdiğim şarkıyı hayat bu diyorum. Duyun beni bu gece değişecek, tersine dönmeye başlayacak dünya ve mutsuzluk bu şehri ömür boyu terk edecek. Yağmur taneleriyle geldi şehrimize umut. Bırakın uyumayı gelin ve sizde payınıza düşen umut damlasını alın. Sırılsıklamım, umut akıyor paçalarımdan ve biliyorum artık hiçbir damla bu kadar anlamlı olmayacak.

. . .

Gözünden akıp yere patır patır düşen damlaları görünce anlar ki insan bir damlayla gelir umut bedene yine bir damlayla gider umut bedenden. Hiç acelesi yoktur giderken usulca süzülür kendini göstere göstere gidiyorum der ve dediği an da pat diye gider. Bir güle güle bile diyemezsin.

. . .

. . .

Geldi ve yaralarıma ilaç olmak istedi oysa ben o yaraya tuz basıyorum her an, iyileşmesin orada dursun ve bana hep yaşadıklarımı hatırlatsın diye. Zaman basıyorum yarama. İlaç mı olur zaman yoksa mikrop bu kapar onu da bekleyip göreceğiz. İkisi de kabulüm elbet. Nasıl toprağımı beğenip çiçek açtıysam, bu sene kuraklık olduğunu da yaprak dökmem ve gerekirse dallarımın kesilmesini de kabul ediyorum ama yüzsüzlüğü de yanına alıp ilk baltayı da sen vurma. Ve SEN balta vurulmuş bir ağacı sulamak için ısrar etme. Bir gün bu kadar sıkı tutunamazsam köklerime senin üzerine devrilmekten korkarım.

. . .

Yaşadıklarından pişman olmaz da insan durup durup yaşayamadıklarına, bir de gidenin yalnız gitmeyip hayallerini de yanında götürmesine ağlar.

. . .

. . .

. . .

Hiç olmadı diye başlayan cümlelerim var benim olunca da keşke olmasaydı dediğim hayallerim. Yarım bıraktığım defterlerim var benim ne okuyabildiğim ne de bitirebildiğim. Köşede tamamlanmayı bekleyen anılarım. Vakitsiz çıkışlarım var benim inerken sürekli düştüğüm, düşüp dizlerimi kanattığım. Kilitli hayallerim var benim kilidini kaybettiğim ve bulanın da bana geri getirmesini istemediğim anahtarla koruduğum gizli saklı düşlerim.

Radyal Motorlar ve Tasarımı

Bu yazıda çok yaygın olmamasıyla internette de hakkında çok kısıtlı makale bulunan radyal motor tasarımı paylaşacağım. Yıldız tipi motor, (radyal motor) silindirleri bir daire merkezine karşı sıralanmış motorlara denir. Bu motor türünde tüm piston kolları tek biyel muylusuna bağlı olarak çalışırlar. Yıldız tip motorlarda ateşleme aralığının düzgün olabilmesi için; 4 zamanlıları tek sayıda, 2 zamanlıları çift sayıda silindirli olarak yapılır. Bu tertip şeklinde beygir gücü başına düşen motor ağırlığı 2 kg civarındadır. Bu nedenle uçaklarda ve bazı deniz taşıtlarında rahatlıkla kullanılır. Bu motorda genellikle tek sayıda olan (3 -5 -7 -13)  veya daha fazla silindirlerin krank-biyelleri tek bir ana krank miline bağlanır. Bu motorlar daha çok orta güçte olan ve pervaneli uçaklarda kullanılırlar. Sıra sayısı artırılarak (54 silindire kadar yapılanlar olmuştur) güç gereksinimi karşılabilir.

Bu motorların uçaklarda bazı ilginç uygulamaları olmuştur. Krank mili sabit tutularak, silindir bloğu döndürülerek motor çalıştırılmıştır. Bu durumda oluşan jiroskopik kuvvetlerin yardımı ile diğer uçakların yapamadıkları manevraları yapabilmiştir. Çok az bilinen ADAMS-FARWELL otomobillerinde 3 veya 5 silindirli, sabit kranklı , yatay yıldız motor kullanılmış ve yine jiroskopik etki ile otomobile önemli bir sürüş kolaylığı sağlamıştır.

Aşağıda bütün tasarımını paylaşacağım radyal motor tasarımı 6 pistonludur. Dosyalar Solidworks 2017 Premium sürümünde çizilmiştir. Alt versiyonlarda “Gelecek Sürüm” hatası alınabilir. 22 Parça tasarımı ve 3 montaj oluşturularak hazırlanmıştır. Rulman olarak SKF 6001 serisi Dia 12-28 rulmanlar tercih ettim. Toolboxu olmayanlar için Toolbox dosyalarını da klasöre ekledim. Görüntülemekte ya da herhangi bir konuda hata alanlar mail attıkları takdir de mutlaka yardımcı olacağım herzaman ki gibi. Aşağıdaki linkten drive üzerinden projeyi indirebilirsiniz. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

Projeyi İndir

AYAĞIMA TAŞ DEĞDİ

Uykusuz geçen kaçıncı gecemsin? Gelmesini beklediğim kaçıncı sabahım? Huzuru bulmaya geldim sana masmavi denizinin ve yemyeşil ağaçlarının arasında bırakıp derdimi öyle döneceğim kendi dünyama ya da öyle sanıyorum. Çöpe atmak için kıymetli yanımda taşımak için fazla olanları da aldım gelirken ve giderken tek döneceğim. Aldığım gibi usulca bırakacağım hepsini masmavi denizine, balıklara arkadaş olsunlar diye. Bu seferde acı verdiğini sandıklarımı bırakıp asıl acı vereni (kalbimi) alıp döneceğim kaldığım yerden yaşamaya.

. . .

Ben planlar yaparken başıma gelecekleri biri çoktan yazmış ve ben üstüme düşeni oynamak için gidiyormuşum sahneme bilmeden. Bir iki üç oyun…

. . .

. . .

Senin gözlerinde kaybettim akşam kendimi. O gözlerde usulca bıraktım cebimdekileri. Teker teker açtım bütün gizli yaralarımı, hiç düşünmeden. Utanmadan çırılçıplak kalabilmek gibidir yalansız yaşamak. Çırılçıplaktım, yalansız, saf ama utangaç. İnsan utanırmış kendine yapılan haksızlıktan. Yapan utanmazmış yaptığından ama yapılan utanırmış hayalinin yıkılmasından. Sen kaç hayal yıkmıştın yanımda hayalimi yıkanı anlattığım adam, şuan kaç kadın senin kırdıklarını toparlıyor bilmediğim sokaklarda? Sen kaç kadının önce umudu daha sonra umutsuzluğu, gözyaşı ve bir daha yapmam dediği tecrübesi oldun?

. . .

. . .

Mis gibi kokuyorsun hayat, burnumda toprak kokusu henüz usulca yağarken yağmur. Ve sen adam çok haklısın her şey yolunda giderse anlatacak neyimiz olur ki bu hayatta. Seni oradan savurmasaydı hayat, beni buraya sürüklemeseydi acı biz şuan aynı masada oturmuş bunları konuşuyor olur muyduk? Ben şuan seni anlatıyor olur muydum? Sebep gerekir yazmaya ve sen adam çokta güzel bir sebepsin harfleri getirmek için bir araya.

. . .

. . .

Biz seninle kaç saat önce tanışmıştık? Ben seni senin bana anlattığın bütün yalanlarla çok iyi tanıdığımı düşündüğümden beri tam otuz dakika geçti. Bu güzel havanın hatırına, yıldızlar bu kadar güzel parlıyor diye, yanımızda yanan ateş çok güzel manzara olduğu için sohbetimize, cebindeki sigara paketini benim astımım olduğunu öğrendiğin anda çıkartıp attın diye, herkesi susturup evet biraz da sen anlat dediğinde sesindeki samimiyet için, etrafımızdaki bütün insanları bırakıp vücut dilinin tamamıyla bana hitap ettiğin için, hiç tanımadığın halde bana benimle gelir misin diyebilecek kadar cesur olduğun için belki de inanır insan aşka. Çünkü ne kolay şey iki kadehten sonra sevmek, ilgilenmek, düşünmek ve cesur olmak. Ve evet bir insanı tanımak için bazen otuz dakika yeter bazen otuz yıl yetmez. Ve yine evet bu akşam en güzel şey benim kafam ve bunun için kadehlerce içmedim.

. . .

. . .

Ayağına taş değse dünyaları yakarım dedirtir aşk. Önce inanırsın aşka sonra güvenirsin. Zaten öyle ayakların yerden kesilir ki taş değmesi de pek mümkün olmaz ya da sen öyle sanırsın. Bir gün aynanın karşısındaki yansımana bakarsın bedenin yara bere içinde. Bu kadar yarayı nereden aldığını düşürken geçer aşk karşına ve o taşları ben atıyorum der. İşte o zaman acır canın ve sızlamaya başlar, hissetmediğin ama artık orada olduğuna emin olduğun yaralar.

. . .

. . .

Artık gün ışığı sızmaya başladı masalımıza. Gece on ikiyi vurunca saat bal kabağına dönüştü ya hani külkedisinin görkemli arabası ve insanların gözlerini alamadığı prenses eski püskü elbiselerle kaldı sokakta. Bizim masalımızda gün aydınlanmaya ve prensin aklı başına gelmeye başladı. Bizim prensin öyle prenseslerle ya da külkedisiyle işi yoktu. Zaten aşkta günümüzde öyle çok prim yapmıyordu. Asi, umursamaz, asıp kesen, vurup kıran adamların olduğu gerçek dünyamıza geri getirdi bizi güneş. Yani bu masal da pamuk prenses elmayı yedi maalesef ama prens gelip öpmeyeceğim dedi ve atına atlayıp yoluna gitti.

. . .

. . .

Ben karıştırıyorum toplamak size kaldı çünkü bende kendi yıkıntılarımın arasında debeleniyorum ve biliyorum milyonlarcayız aynı yıkık dökük hayalleri toplayıp kutulara kaldıran, parçalayan, yakan. Geçip karşısına hayallerimizin avutuyoruz onları seni yaşamanın da günü gelecek diyoruz içimizde acı yokmuş gibi. Etrafımızdaki insanlara iyiyim diyoruz her gün iyiyim ama biri de çıkıp iyi değilsin, iyi olma, zorunda değilsin, acıyı yaşamakta hakkın demiyor.

. . .

GÜNAYDIN HAYAT BEN BUGÜN DE ÇOK İYİYİM.

PARÇA PARÇA

UMUTLA BAŞLADIĞIN YA DA UMUDUNU BIRAKTIĞIN YOLLAR VARDIR HAYATTA. ÖNEMLİ OLAN YOLA ÇIKMA CESARETİNİ GÖSTEREBİLMEKTİR DERLER. OYSA NE CESURUM NE DE CESARETİMİ İNSANLARA GÖSTERMEK ZORUNDA HİSSEDİYORUM KENDİMİ. SAYA-SÖVE YAŞAMAK İSTİYORUM. EDEBİYATA İNAT TÜM EDEPSİZLİĞİMLE YAZMAK, KARALAMAK, OKUMAK İSTİYORUM. DİLİME VURULAN MÜHRE İNAT KURALLARI ÇİĞNEYE ÇİĞNEYE KONUŞMAK, SÖYLEMEK, DİLLENDİRMEK İSTİYORUM. BEN BURADAYIM DEMENİN YOLLARINI BULMAK İSTİYORUM. KİMİN EZBERLETTİĞİ HAYATI KUSURSUZCA YAŞADIĞIMIZI BULMAK VE ONUN SENARYOSUNA DUR ARTIK DEMEK İSTİYORUM. BENİM DE KALEMLERİM, KAĞITLARIM VE BU HAYAT BENİM DEME GÜCÜM OLDUĞUNU HERKES BİLSİN İSTİYORUM. OYNATTIĞINIZ KUKLALARIN İPİ SİZİN ELİNİZDE OLABİLİR AMA BİZİM DE MAKASLARIMIZ VAR DEMEK İÇİN AVAZIM ÇIKTIĞI KADAR BAĞIRIYORUM. HER GÜN DUYDUKLARIMA ÜZÜLMENİN DIŞINDA YENİLERİNE ENGEL OLABİLMEK VE BİR OCAĞIN DAHA SÖNMESİNE GÖZ YUMMAMAK İSTİYORUM. BİR ÇOCUĞUN BABASINI, HAYALLERİNİ, GELECEĞİNİ BİR SABAH İPİN UCUNDA SALLANARAK GÖRMESİNE TAHAMMÜL EDEMİYORUM. BİLDİKLERİMİZ VE BİLMEDİKLERİMİZLE HERKESİN HAYATINA DOKUNAN ACIYI HAYATLARDAN SÖKÜP ATMAK İÇİN HER ELİ SIKI SIKI TUTMAK VE BERABER OLABİLMEK İÇİN DİRETİYORUM. NİYE Mİ ?

UYKU ÖNCESİNDE GİTTİĞİM HAYAL ALEMİNİ, GELECEĞE DAİR UMUTLARIMI , KOŞTURDUĞUM ARKADAŞLARIMI, EN ÖNEMLİSİ DE KIZAN AMA KIYAMAYIP ŞEKER VEREN KOMŞU TEYZEYİ ÇALMIŞLAR.

PEKİ BÜTÜN BUNLAR OLURKEN NEREDEYDİK ?

. . .

. . .

. . .

. . .

KÖK SALDIM BU TOPRAKLARA BEN. KAÇ YÜZYILDIR BURADAYIM? KAÇ İNSAN GÖRDÜM? KAÇ KALP KIRILDI ÖNÜMDE? KAÇ ÇOCUK BABASI VE ANNESİYLE GÖLGEMDE OTURDU? KAÇ SEVGİLİ AŞKLARINI KAZIDI KABUĞUMA SONSUZ OLSUN DİYE? BEN DE DUYGULARIMI MEVSİM GEÇİŞLERİNDE ANLATTIM ONLARA. HER SONBAHAR DA AYRILAN SEVGİLİLERİN BEDENİMDEKİ YARASI ACIDI VE YAPRAK DÖKTÜM. HER KIŞ ANNE BABASINI KAYBEDEN ÇOCUKLAR, ÇOCUKLARINI KAYBEDEN ANNE BABALARIN ACISINA ORTAK OLABİLMEK İÇİN ÇIRILÇIPLAK BEKLEDİM YAĞMURUN ALTINDA. HER İLKBAHAR DA YENİ UMUTLAR YEŞERTTİM DALLARIMDA. VE BEN HER YAZ YEPYENİ HAYATLARI BEKLEDİM. CIVILTILI KUŞLARIN ŞARKISIYLA HAYALLER KURSUN DİYE İNSANLAR GÖLGEMİ SERDİM ÖNLERİNE . UZUN ZAMAN OLDU BEKLİYORUM.

SAHİ NEREDE BU İNSANLAR?

. . .

. . .

. . .

BEN TAM OLARAK DURDUĞUM YERE MIHLANDIM BU HAYATTA. NE BİR ADIM ÖTESİ NE BİR ADIM GERİSİ OLDUĞUM YERDE ÖLECEĞİM. KELEBEK MİSALİ ÖMRÜM DÜN YOKTUM YARINDA OLMAYACAĞIM BELKİ BUGÜN İÇİN BİR ŞANSIM OLUR.NEDEN OLMASIN.TAM DA BUGÜN TIRTILMIŞIM GİBİ YAPARIM BELKİ. GÖZLERİMİ AÇIP DÜNYA YA, NE KADAR DA ŞAHANE BİR YERE GELDİM DİYE GEZERİM RENGARENK ÇİÇEK BAHÇELERİNDE. DANS EDERİM BÜTÜN DÜNYA SADECE BENİMMİŞ VE BENDEN BAŞKA KİMSE YOKMUŞ GİBİ. ZAMANIN NASIL GEÇTİĞİNE ALDIRMADAN  KANATLARIMIN GÜZELLİYLE ÖVÜNEREK KIVRILA KIVRILA UÇARIM MAVİLİKLERDE. AMA DUR YİNE Mİ İNSANLAR. EVET BİR İNSAN BENİM ÖMRÜM OLAN BİR GÜNÜ BİLE AĞIZ TADIYLA YAŞAMAMA İZİN VERMEZ VE BİR KAVANOZDA KAPARIM GÖZLERİMİ HAYALLERİMDE RENGARENK ÇİÇEKLERLE.

YİNE Mİ İNSANLAR?

. . .

. . .

. . .

BU BENİM MASALLARA SİTEMİM. GERÇEK HAYATTA MUTLU SON YOKKEN NASIL DA KUSURSUZ YAZILMIŞ MASALLAR.

BU BENİM ANNEMLE BABAMA SİTEMİM. ANLATTIĞINIZ HİÇ BİR HİKAYEDEKİ GİBİ DEĞİLMİŞ İNSANLAR.

BU BENİM KENDİME SİTEMİM. YAPMADIKLARIM, YAPAMADIKLARIM VE YAPMAYA KORKTUKLARIM İÇİN.

. . .

. . .

ŞİMDİ ÇOCUKLUĞUNU Bİ HASTANEDE ACİL KAPISI ÖNÜNDE BIRAKMIŞ VE BÜYÜKLÜK MASKESİ TAKMIŞ, İÇERDEKİ ÇOCUKLA DIŞARDAKİ BÜYÜĞÜN ARASINDAKİ KAVGA DA HEP YARA ALMIŞ BİRİ OLARAK DUR DİYORUM. ÇIKAR ARTIK MASKELERİNİ. O KADAR MASKE ARASINDA KİM KİMDİ UNUTTUK. BIRAK O YARA KANASIN. İÇİNDEKİ ZEHİRİ DIŞARI ATMAZSAN O ZEHİR İÇERDE YAVAŞ YAVAŞ ÖLDÜRÜR YA SENİ. YAPMA. SUSTUKLARIN SENİ YAVAŞ YAVAŞ ZEHİRLEMEDEN SEN ONLARI USULCA DÖK. KORKMA HEPİMİZ AYNI AĞACIN ALTINA SIĞINIYORUZ YAĞMURDAN KAÇARKEN. HEPİMİZ DÜŞTÜĞÜMÜZDE ANNE DİYE AĞLIYORUZ VE UNUTMA GERÇEK DOST SEN MUTLU OL DİYE YALAN SÖYLEYEN DEĞİL SENİN YARARIN İÇİN DOĞRUYU KULAĞINA FISILDAYANDIR.

. . .

SAKİN OL HAYAT VE ÇEK ELLERİNİ YAKAMDAN. BEN SENİN AKRANIN DEĞİLİM.

BU YALNIZCA SİTEM

Karalama kağıtlarına döndü, hayatlarımız. Arada bazı hayallerden uçaklar yapıp rüzgarla gönderiyoruz. Hayatın bizi savurduğu yetmedi rüzgar da hayallerimizi savuruyor, hiç uğramadığımız sokaklara. Tanımadığımız kişilerin ellerinde oyuncak oldu, hayallerimiz. Çocukluğu başaramadık büyük olmak istedik. Büyüklüğü elimize yüzümüze bulaştırıp çocukluğa dönmek.

Kıymetini bilemedik zamanında hiçbir ŞEYİN. Aynı tadı alamadık ya da o kadar memnuniyetsiz insanlar olduk ki tadına bile bakmadan sadece beğenmedim dedik. En çok olumsuz cümleleri ekledik konuşmalarımıza.  Hiçbir marketten aldığımız dondurma küçükken yediğimiz buzdan dondurmanın yerini tutamadı. Televizyon izlerken hepimizin aklına ailecek soba önünde çayımızı yudumlarken izlediğimiz programlar geldi hem de milyonlarca alternatifimiz varken. Hiçbir kıyafeti bayramda alınan kıyafetlerini başucuna koyup sabah olması için can atan  çocuk neşesiyle giyemedik. Hepimizde her şeyin çok daha fazlası vardı. FAZLA elbise, FAZLA yiyecek, FAZLA program, FAZLA öfke, FAZLA asık surat, FAZLA tahammülsüzlük, FAZLA FAZLA. . .

TÜKETTİK.

Önce zamanı tükettik. Sonra sevgiyi ve etrafımızdaki insanları tükettik. Aşkı tükettik. Yetmedi hayalleri tükettik. Tükettikçe tükendik. Evet hepimizin akıllı telefonları, akıllı saatleri, her şeye bir tık uzak olma lüksü vardı ama bir köşe de unuttuk beynimizi. Yanlışlar yaptık. Her yanlış yeni bir yanlış adım için zemin hazırladı ve en son geldiğimiz nokta da doğru anlamını yitirip yok olmuştu. Adım adım uzaklaştık kendimizden ve kendimize dair her şeyden.

Yeni sendromlar yarattık. Tükenmişlik sendromları. Tükenmeyi bile moda haline getirdik. Onu bile allayıp pulladık. Zaten allı pullu olmayan hiçbir şey bizim mükemmel hayatlarımıza uygun olamazdı.

Tükettikçe üretmek kelimesini hayatımızdan çıkardık. Babalarımızın, annelerimizin sırtında yaşadık hayatı. Öğrenemedik, zamanımız yoktu. İzlememiz gereken videolar takip etmemiz gereken fenomenlerimiz vardı. Kopyala yapıştır hayatlar çağı. Kendi başrolümüzü verdik henüz tanımadığımız  hayatlara. Evin kendimiz için hazırladığımız, şahane mobilyalarla döşediğimiz köşesinde dünyayı önümüze getirdiğini sandığımız ekranlar karşısında tükettik ömrümüzü.

Hadi kalk diyor içimdeki ses bırak telefonu topla çantanı daha güzel bir dünya bul. Kalkıyorum dolaplara sığmayan kıyafetlerimden birini seçip altına en uygun bulduğum ayakkabımla kombinliyorum ve içimden asla giyecek bir şeyim olmadığını tekrar ediyorum sürekli. Ne yapmak için hazırlandığımı unutup birkaç arkadaşımı arıyorum alışveriş merkezinde buluşma ayarlıyoruz hemencecik. Çantama atıyorum telefonu. Sonra her ihtimale karşı taşınabilir bataryamı alıyorum yanıma. Sonra durup anlamsızca gülüyorum.

Demiştim ya ne inkar, ne itiraf bu YALNIZCA SİTEM.