Anlat İstanbul

 

Merhaba İstanbul;

Uzun zaman oldu görüşmeyeli beni özlediğini düşündüğüm için buradayım. İstanbul’da olan birisini İstanbul’a yazı yazması ne kadar saçmaysa bu hayatta o kadar saçmadır aslında. Çok sevdiğim bir şarkının giriş cümlesi kadar boşlukta hissettiren bir gece, what we are living for ?

Bu sefer yolların daha çok midemi bulandırıyor. Havalimanından otele gidene kadar gerçekten de cehennemde yanıyor gibi canımı yakan bir yolculuk oluyor. Otele varır varmaz kapıyorum mini bardan bir redbull, yerlere düşmüş tansiyonumu toplasın ve daha fazla midem bulanmasın diye. Kalp ritmi bozukluğu olanlar bilir, kendinizden ve hayatınızdan nefret etmenizi sağlayan bir çok sebep vardır hayatınızda ve buna alışarak yaşamak zorunda kalırsınız. Yakınlarda iyi olduğunu daha önce duyduğum bir pizzacıdan pizza söyleyip dinleneceğim, derken pizzanın hala berbatlığı ile camdan dışarı da yemek yiyebileceğim nereler olduğunu görmek için bakıyorum. Kavacık hala çok güzel.

Sanırım buldum yakında harika mantı yapan bir mekan var burası beni düşürdü. Daha sonra istiklale ve ordan galataya gitmek iyi bir fikir, ah İstanbul hala sokakların yürümek için çok güzel. Etrafta anlamsız kötülükte bir hava olmasına rağmen ciğerlerime dolmasını isteyerek Kadıköy sahilde yürümek gibisi yoktur.

Yükseklik korkum olmasına rağmen seni görebilmek için kaç kere uçağa bindiğimi hatırlamıyorum bile. Korkudan göz bandı takıyorum uçakta. Telefona da o şekilde bakamayacağım için yalan söyleyip kapatıyorum. Sırf güçsüzlüklerimi görme de benden uzaklaşma diye. Oysa galata da bunu farketmene rağmen sadece dalga geçtin benimle. Sen farkında olmadan kirpiklerini sayardım İstanbul. Gözlerinin nasıl bu kadar güzel olduğunu düşünürdüm. Hayatım boyunca başını yasladığım en güzel omuza sahiptin. Başımı yasladığım da bu omzun benim için yaratıldığına inanacak kadar mutlu ve rahat olurdum. Hiç ısınmayan ve sürekli titreyen ellerim senin  yanında sıcacık olurdu, titremesi kesilirdi. En çok kalbinin cesaretine hayran olurdum. Benim gibi hayatı fobilerle dolu birisine göre o kadar cesurdun ki, hiç söylemezdim ama en çok cesur ruhunu severdim. Gezmeyi çok severdin, agrofobim olmasına rağmen senin yanında aynı adımları atmaya çalışırdım İstiklalde.

Vapura binmek ne kadar daha güzel olabilirdi ki. Benim gibi sürekli midesi bulanan birisinin bile midesi bulanmıyorsa kesinlikle güzeldir. Son bindiğimden bu yana çok şey değişmiş gibi görünüyor. Avlu da yalnızsın ve izlemeye değer bir manzaran yok artık. Akşam yemek yiyecek bir yer düşünmedim henüz, benim gibi yaşayacağı her an için 1 ay önceden plan yapan birisi için şaşılacak derecede garip şeyler yapıyorum son zamanlarda. Beşiktaş’ta bir dürümcüde birşeyler atıştırmaya karar veriyorum. Çok kalabalık ve dürüm felaket kötü maalesef. Beşiktaş’ta eğlenmek için her seferinde gittiğim mekana gidiyorum. Hiç sevmediğim o gürültü ve o ortam bu sefer çok iyi hissettiriyor. Adeta aşık oluyorum bu ortama. Hiç bitmeden sonsuza kadar burada kalabileceğimi düşünmeye başlıyorum. Midyecide midye yerken buluyorum kendimi. Saatin sabaha yaklaştığını farkettikten sonra dönüyorum.

 

Sabah hisarda kahvaltımı yaptıktan sonra her zamanki gibi tiyatro bileti bulamadığım avmde sinema da merakla beklediğim filmi buluyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum ama buraya her geldiğimde merak ettiğim bir filmin karşısında buluyorum kendimi. Gereksiz bir toplu taşıma zincirinden sonra kendimi yeniden Beşiktaşta aynı mekanda buluyorum. Bu sefer farklı oluyor  bir bir sorularını soruyorsun İstanbul. Cevaplamamı istiyorsun. Kabul ediyorum ama bu gece buradan çıktıktan sonra bambaşka bir adam olma şartıyla birlikte Herşeyi anlatıyorum sana, anlattıkça kendimi daha iyi hissedeceğimi düşündükçe anlatmaya devam ediyorum, o kadar yoruluyorum ki ama yine de sözümü tutuyorum sana. O gece oradan çıkarken bambaşka bir insan oluyorum gerçekten de.

Geçen ki mantı yediğim yerde kahvaltı yapıyorum. Uçak vaktim yaklaşıyor ama artık midemi bulandırmamaya başlıyor yolların. Attığım her adım için kendimi mutlu hissediyorum. Anlayacağın o gece anlattığım herşey beni bambaşka bir insan yapıyor gerçekten de. Büyüyorum sanırım…

 

Ben çok anlattım İstanbul şimdi sıra sende, sen Anlat İstanbul.

.

 

 

 

Günlerden 3 Şubat

Zamanın hızına yetişmekte zorlandığım son günlerde takvimime bakmaya çokta fırsatım olmadı.

Oradan oraya koştururken şubat ayının 3’ü gelmiş bile.  Zaman ısrarla kendini update et diyerek peşimi bırakmıyor. Geçen gün arkadaşlarımla otururken “Doğum günün yaklaşıyor heyecanlı mısın?“ diye sordular. Yeni bir iphone yazılımı yüklemek için can atan insanlar sıra kendilerini update etmeye gelince pekte heyecanlı olamıyor. Geçen sene benim için diğer senelerden oldukça farklı geçti. Özellikle son 7 senedir hayatımda o kadar çok şeyi doğru bir şekilde ilerlettiğime hiç şüphe duymadan mutlak bir inançla geçirmiştim. Son 7 senedir yazabilmek hiç kolay değildir arkadaşlar. Bu artık zaman labirentinde yolun yarısına doğru geldiğinizi ifade eder. Bu seneyle birlikte kafam da oluşan bir çok soru ve ünlem işaretleri gittikçe sayı olarak fazlalaşmaya başladı. Şimdi bu bloğu okuyan kişiler içinden diyecek ki Allah Allah Fırat karamsarlığa kapıldı, hüzünlü yazılar yazmaya başladı. Hayır arkadaşlar yok böyle bir şey,  Aslan gibiyim tabirinin tam olarak karşılığıyım hala. Çoğu insan için doğum günleri yaşlanmayı ifade ederken benim içinse her yeni doğum günüyle birlikte sil baştan bir seneye başlıyor olma fırsatını ifade ediyor.

Geçen sene seni hiç sevmedim, bunu biliyorsun ama kocaman ve yepyeni bir sene tüm gizemiyle karşımda duruyor. Hadi yaşayalım o zaman!

“Ha bu arada update olduk mu ?”

Eh olalım bakalım…

Bir sonraki yazı da görüşmek dileğiyle.

HANGİ BEN

Durup bakınca son kez geriye. . .

İnsan hep ölmek üzere olduğunda geçmez o film şeridi gözlerinin önünden. Ben hayatımın en uzun filmini izledim gece uykularımda. Ne filmmiş ki bir türlü son yazısını da göremedim. Artık bitsin dedim. Bitsin bu film ve jenerik aksın. Bu filmdeki kişi ve kurumların gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi olmasın. Hepsi hayal ürünü olsun. Hayal olsun. İnsan kendi hikâyesine dışardan bakarken tanıyamıyormuş kendisini. Tanıyamadım. Gecem aydınlanınca ve elimi yüzümü yıkayıp aklım başıma geldiğinde kimim dedim. Bir yarım cesur ve inatçı. Diğer yarım korkak. Diğer yarım yalancı. Diğer yarım pişman. Diğer yarım üzgün. Diğer yarım hatalı ve diğer yarım benden bağımsız bir ben.

 

Senin cam kenarın nasıl?

Otobüsteyim bir kış günü yanımdan geçen hayatları izliyorum, camın bana kadar olan kenarından. Benim cam kenarımda hüzün var benim cam kenarımda gözyaşı. Bir yalanla başlayan bir hikaye de tutmuşum kendime başrol yazmışım. Benim cam kenarım soğuk. Benim ceplerimde geçmişten kalan bir sürü ıvır zıvır. Üşüyen ellerimi koyacak yer bulamıyorum ceplerimde. Çıkarıyorum dünden kalan birkaç parçayı ellerime yer bulabilmek için. Ceplerimden çıkardıklarım dünüm, önümde. Yanımdan geçip giden hayat bugünüm, nefesi ensemde. Ya geleceğim? Sonra birden fark ediyorum ki yan tarafımdaki pencereden güneş sızıyor içeri. Benim ellerimi cebime saklayan kışım var cam kenarımda, yan tarafımda günü yakıp kavuran güneş. Ben hep hayatı bana ayrılan pencere kenarı sanıp oradan izlemişim oysa hayat benim pencere kenarıma sığmayacak kadar güzellikler saklıyormuş içinde. Birden dursun istiyorum otobüs. Benim yolculuğum da bilindik önceden ayarlanmış duraklar olmasın. Kimse son durak deyip indirmesin mesela. Bir sigaralık olmasın molalar. Yarım bir bardak çay kalmasın masada.

 

Durup düşününce ileriyi. . .

Unuttum dünde kalanları. Unuttum dünden bana kalanları. Ellerimi cebime saklamayı bırakıyorum artık. Bu benim kendimi aramaya başladığım dikenli yolum. Biliyorum herkes bu yolda biraz batıracak o dikenlerden. Biliyorum o dikenler kanatacak, acıtacak, geri dönmem için ağlatacak. Biliyorum herkes geçmişte bıraktım sandıklarımı sürekli önüme çıkaracak. En güvendiklerim beni tekrar yarı yolda bırakacak. Güvenip elini tuttuklarım elimi bırakacak. Durup bir gün birine kendimi anlatacağım, yalansız en masum hislerimle. Sonra bilmediğim bir zaman diliminde yalanlar eklenmiş haliyle avuçlarıma dökülecek. Hayat bana insanlara güvenme diye bağıracak ama sonra ne olacak biliyor musun? Ben yine güveneceğim. Sen bozacaksın ben tamamlayacağım ta ki o puzzledan bir parça kaybolana kadar.

 

 

Hep mi görmez insan gözünün önündekini?

Yol bitti sanıyorum. Kavuşuyorum çok iyi tanıdığım ya da tanıdığımı sandığım birine. Hani yüzünün her bir santimetresini ezbere bildiğin insanlar vardır. Senin yok mu? Bence iyi düşün mutlaka vardır. Benim de vardı yüzünü ezbere bildiğim, kalbinin her köşesini ezbere gezdiğim biri. Ben o ezbere bildiğim sokaklarda kayboldum. Öyle bir kayboldum ki kalbinin bütün ışıklarını kapattığı için günlerce, aylarca yolumu bulamadım. Ben aylarca bana ait olmayan bir kalbin sokaklarında ağladım. Düştüm. Kalktım. Bağırdım da sesimi duyuramadım. Sonra bir gün fark ettim ki kalbin benim bulunduğum sokakları karanlık sadece. Aydınlığında başka biri. Bütün ışıklar onun üstünde. Ben aylarca bir yolunu bulup beni buradan kurtarır, beni ışıksız bırakmaz diye beklerken o kalbinin sokaklarını başka insanlara açmış ve rahat rahat gezebilsinler diye aydınlatmış etrafını. Yine de yapmaz dedim. Gözlerime inanmadım. O kadar koşulsuz güveniyordum ki beklemeye devam ettim karanlığımda. Gelecek. Gelecek. Biliyorum gelecek. Dur sen söyleme ben söyleyeyim. Evet gelmedi. O gün puzzle ın benim kalbim olan kısmı kayboldu. Bulana ya da bulmak isteyene HÜKÜMSÜZDÜR.

 

Peki ya ben hangisiyim?

Karşımda duran ağaca takıldı gözlerim. Yağmurun altında bütün yapraklarını kaybetmiş çırılçıplak bir gövde. Onun kadar sağlam olabilmek isterdim. Geçmişi dökmek dallarımdan. Onun gibi olmak isterdim. Geçmiş dökülürken dallarımdan köklerimle sapasağlam kavramak toprağı. Savursun isterdim rüzgar geçmişi benden uzağa. Sonra mis gibi bir bahar havasında ilk tomurcuğumu açmak.

Yağmur tanelerine takılıyor gözlerim. Küçük tanelerin oluşturduğu birikintiler. Bir insan geliyor ve ayaklarıyla basıp dağıtıyor küçük su birikintisini oysa 10 dakikada küçük küçük dolmuştu. Kendimi bu sefer de su birikintisine benzetiyorum. Biri ayaklarıyla basıp dağıtıyor beni. İnatla yağıp tekrar doluyorum ve bir başka insan yine gelip dağıtıyor. Ben doluyorum, onlar dağıtıyor.

Ne ağaç olabiliyorum o an ne su birikintisi. Ne güçlü olabiliyorum ne de zayıf. Kim olduğumu bulamıyorum.

 

 Durup izleyince şimdiyi. . .

Sil baştan başlayamıyorum tabi çünkü henüz hafıza sildirme diye bir şey bulunmadı. İnsanlar aynı kötülükleri yapmayı bırakmadı. Kalp sadece bir organ olduğunu sadece kan pompalaması gerektiğini idrak edemedi. İnsanlar geçip karşıma onlara beni sevme şansı vermediğim için gerçekten sevilmenin ne demek olduğunu bilmediğimi iddia etti. Bir kadın geçip karşıma kandırılmanın gerçekleri yüzüne söylemekten daha güzel bir şey olduğunu savundu. Bir adam kandırılmak isteyen kadının gözlerine bakıp aşkım derken elindeki telefondan aynı kelimeyi başka kadınlara yolladı.

Peki ya SEN

BEN mi?

Sustuklarım birikti içimde. Gel bu sefer beraber ayıklayalım işe yarayanları. Ne dersin ?

SEVDİM SENİ ÇOCUK

Artık yalnız kalmanın çok da hoşuma gitmediği bir gün çocukluğum geldi oturdu karşıma. İki hoş beş ettik. Bırak havayı suyu da sen bana bunu niye yaptın, dedi. Biraz afalladım şurada güzel güzel konuşuyorduk ne yaptım ki?

Hani uyuma saati gelince yatağa gönderilen ve uyuyor gibi yapıp kapı kapanır kapanmaz kitabı eline alıp okudukça sayfalarının içinde gezinen sonra da ilerde yazacağı kitabı hayal eden kız vardı ya sen ona ne yaptın?

Ben o kız çocuğunu da hayalleri de unuttum. Evet unuttum. Ama sen biliyor musun benim başıma neler geldi?

Sana kolay olacağını kim söylemişti ki? İz bırakmadan o izi gözüne gözüne aylarca sokmadan kimse gitmezdi. Kimse kimsenin kalbinden ceketini alıp çıkıp gidemezdi. Üstüne şarkılar yazdıracak ya da beceriksizce yazılanın karşısına geçip ağlayacak sonra iyileşiyor sanıp küçücük bir iz görünce yıkılacak güçlü değilim diyecek ama bundan da utanmayacaktık. Utanmadık. Ama sen bir yerden sonra unuttun evet unuttun ama beni değil kendini unuttun. Yaşama devam etmeyi unuttun.

Biz mi? Geçip karşıma biz diye nutuk atamazsın. Biz yoktuk. Ben vardım. Herkes gibi sende güzel her şeyi alıp ‘’etliye sütlüye karışmam ben yeterince mutluyum’’ deyip kaçtın benden. Sen şanslıydın. Ağlarken bile niye demediler sana, şeker verip okşayıp sevdiler. Ben gözyaşlarından yorgan yaptım, her gece örttüm. Ben onların büyümüş güçlü sandıkları kızlarıydım. Ben düşünce herkesten önce kendine gülen çocuk düştüm de kalkamadım utancımdan.

Sen gerçekten unutmuşsun kendini. Hatırlatmamı ister misin 11 yaşında yürüyemediği için okula gidip arkadaşlarıyla oynayamayan ve camdan koşturan çocukları izleyip bunun acısını çıkaracağım diyen hallerini. Sen aylarca durup izleyen kız hani durup izlemek yoktu. Hani ilk adımı attığında artık durmayacak ve koşacaktın. Hani annenin kollarında parka gittiğinde insanların acır gözlerle baktığını hissettiğinde annenin o gözlerindeki acıyı silmek için o salıncakta ayakların kopana kadar sallanacaktın. Bir daha onların gözlerinde acı olmayacaktın. ‘’Senin kızın artık hiç yürümeyecek’’ dediklerinde annenin onlara karşı dik durduğu gibi dimdik duracaktın. Umudu hep cebinde taşıyacak ihtiyacı olan herkesle paylaşacaktın. Umarım çok paylaşıp kendi payını da ihtiyacı olan birine vermişsindir.

Ben durmadım koştum. Gözlerimi bağladılar, çarpa çarpa koştum. Bariyerler çıkardılar, düşe kalka koştum. Yolumu çıkmaz sokağa yönlendirdiler, kaybola kaybola koştum. Yolumu uzattılar, nefes nefese koştum. Ayağımı bağladılar. Koşmadım. Koşamadım. Çünkü dönüp baktığımda anladım ki gözlerimi kapatan da bendim engelleri koyan da. Yolumu bulamayıp saçmalayan da yolu bildiğim halde bilmediğim sokaklarda çıkış arayan da. Dönüp baktım ayağımda bağ bulamadım. Ben dilimde bahaneler buldum. Ben yüreğimde korkaklık buldum ve ben ayna da tanımadığım bir yansıma buldum. Ve ben o umudu hastane koridorunda bir çöp kutusuna attım çünkü bana faydası olmayan insanların cebinde kalabalıktan başka bir şey olamazdı.

Hatırlıyor musun, okulda yan sınıfta okula kıyafetleri ütüsüz ve eski gelen bir çocuk vardı. Öyle çok da arkadaşı yoktu ve hatta adını bile çok kişi bilmezdi. Bir gün okulda çocuklar ona mendil satarken araba çarptığını söylemişti. Hani sen adını bilmediğin o çocuğun adını öldüğü gün öğrenmiştin. Bir annenin ölen çocuğu için verilen parayla diğer çocuklarını mutlu etmek istediğini fark etmiştin. Bir ölümün başka hayatlara yaşama hakkı vermesine lanet etmiştin. Hayatında ilk defa mezarlığa kendi yaşında birini ziyarete gitmiştin ve özür dilemiştin. Hani bir daha bu kadar geç kalmamak için yemin etmiştin. Akrep yelkovan almış başını gidiyor. Takvim yaprakları saçılmış yollarına. Dünün bugüne karışmış. Yarının senle ilgisi yok. Geç kalıyorsun yine ve artık 13 yaşında bir çocuk da değilsin.

 Küçücük bir çocukken ne kolaydı ağlamak. Hesapsız. Sorgusuz, sualsiz. Utanmadan ağlamak. Yıllar sonra bunun bile kıymetini anlayacak zamanları yaşamak ne acı. Gizlemek gözyaşlarını. Dökülen tanelerden utanmak utandıkça yenilerini dökmek. Sonra kapıda babanı görüp sarılmak unutmak neden ağladığını. Sarılır mısın baba? Kızın unutmak istiyor neden ağladığını.

Hani bisikletten düşüp dizlerini kanatmıştın ya bak şimdi dizlerine. Sol başparmağındaki bıçak kesiğine. Sol kolundaki yara izine. Sağ bacağındaki ameliyat izine. Hepsinden bir anı kalmış gözle görülecek ama o sırada seni ağlatacak kalan çok olan acı var mı aklında. Hani nerede? Uçup gitti de mi?

Yenildim. Kendime yenildim. Kan ter içinde uyanıp bir sabah ‘’neyse her şey rüyaymış. Neyse ki rüyaymış’’ demek istedim. Güven kelimesini o kadar çok tekrar ettim ki bir süre sonra anlamını yitirdi. Güven. Güven. Güven. Güven…

İlk yüzmeyi öğrendiğin zamanı hatırlıyor musun? Tam boğulmak üzereydin. Su seni içine doğru çektikçe çırpınıyor ve kendini kurtarmak istedikçe dibe batıyordun. Gözlerin sürekli babanı arıyordu. Neden bu kadar geç kalmıştı seni kurtarmak için. Artık yalnız olduğunu anladığın anda önce sakin olmalı ve sonra kendini kurtarmak için en doğru yolu bulmalıydın. Sen doğru yolu bulmayı öğrendiğinde henüz 8 yaşındaydın. Boğulmadın. Suyu da yenmedin o gün. Sen kendi içindeki korkuyu yendin. Belki de kendini yenmenin en güzel yolunu keşfettin.

Rengârenksin çocuk. Acını da renklendirmişsin mutluluğunu da. Işıl ışılsın çocuk. Geceni de aydınlatmışsın, ruhunu da. Sevdim seni çocuk. Bu konuşmayı bitirmeyecek kadar sevdim.  Gitme kal demiyorum ama yine gel çocuk. Arayı bu kadar da uzatma. Kendime ne kadar kırgınsam sana da o kadar minnettar. Dedim ya sevdim seni çocuk. 8 yaşını da sevdim 15 yaşını da ergenliğini de. Belki 30 u sevmek için de şansım olur. Ama çocuk bil ki Çok sevdim.

Neler Yapıyorum

Bloguma yazı yazmayalı yaklaşık 2 ay olmuş. Bu benim için uzun bir süre. Ne kadar da yoğun olsam mutlaka bir şeyler yazmaya çalışırım. Bu sefer ki yazım tamamen beni anlatan bir yazı olacak.

Özellikle yeni işim ve sektör değişikliği sebebiyle kendimi çok yoğun bir sürecin içinde buldum. Aslında çok fazla zorlanmayacağımı düşündüğüm bir iş ortamına girerken, kendimi yeniden suya kavuşmuş bir penguen gibi hissediyorum. Üniversite eğitimimin ikinci senesinde kafam da kırk tilki dolaşırken bu tilkilerden birisi yolunu kaybedip beni bambaşka bir ütopyaya sürüklemişti. Bambaşka bir düşünce şeklinin olduğu, insanların üretkenlik sağlamak için ömürlerini harcadığı ve hiç pişman olmadığı, zamanın yeni bir şeyler başarabilmek için çok kısa olduğu ama ne kadar hızlı öğrenirseniz hedeflerinize daha kolay ulaşabileceğiniz bir ütopya. Üniversite eğitimim boyunca öğrendiğim her şeye minnettar olmuşsam da beni aslında gerçek bir mühendis yapan şeyin bu düşünce şekli olduğuna inanırım. Mühendislik aslında bir bakış açısı ve düşünce şeklidir.

Yeni işim konusunda aslında bu kararı almakta çok zorlandığım bir süreç oldu benim için. Çünkü kendimi bir yerde iyi hissedebilmek için oraya tam hakim olmak zorunda olduğumu düşünürüm. Bir yerde bilmediğim ya da kontrolünü sağlayamadığım birşeyle karşılaştığım da kendimi burada rahat ve mutlu hissedemiyorum. Yanından geçerken yanıp sönen bir lamba, ayağınızın altındaki galeriler ya da üzerinizden uçup giden uçaklar. Yaklaşık 2 aydır yeni bir ütopyanın içine girmişken kendimi yeterince iyi hissedemememin sebebi tam olarak budur. Ne zaman ki kendimi daha fazla şeye hakim olarak hissedersem o kadar daha fazla mutlu ve huzurlu olacağım. Bu tüm evren üzerinde ki herşey için geçerli. İşte yukarı da ki bahsettiğim tilkinin beni alıp götürdüğü düşünce şekli tam olarak böyle.

İş konusunda hep şuna dikkat etmişimdir. Sizi yönetecek kişi mutlaka sizden daha yetkin, eforunuzu ve  yeteneklerinizi kullanabilecek tecrübeye sahip olabilmelidir. Yoksa bir Maseratiye Tofaş muamelesi yapılmış gibi oluyor. Yeni işim konusunda beni en çok motive eden 2 mükemmel yönetici beyine sahip olmamdır. Genç yaşta sürekli öğrenme arzusunda olan bir mühendisin arayıpta bulamadığı bir durumdur bu. Hali hazır da böyle bir çalışma ortamında bulunurken gündüzlerimden  de öte gecelerimi de çalışarak geçirmekten memnuniyet duyarım ki bana güvenen insanların yüzünü kara çıkarmamak uğruna. Yeni bir sektöre resmen dalmak olarak başladığım bu yolda beni en çok cesaretlendiren onlardan öğreneceğim çok şey olduğuna gerçekten inanıyor oluşum ve mesleklerinde ki uzmanlıklarına olan saygım.

Tüm bunların dışında tasarımlarıma devam ediyorum. Son dönemler de çevirilere ağırlık verdim. Literatür takibine devam ediyorum. Yeni bir dil öğrenme kararıyla Almanca öğrenmeye başladım. Kısa bir süre de öğrenebilirsem kendimi çok daha iyi hissedeceğim. Çünkü iş hayatının dışında benim için çok zor geçen bir dönem oluyor. Ama bu yazının konusu dışında olduğu için başka bir yazım da bunu anlatacağım.

“Bu arada birileri çok küçümsese de bu penguen gerçekten çok hızlı yüzüyor.”

Bir sonraki yazı da görüşmek üzere.

HADİ KALK

Ne kadar zaman oldu dedi geçen bir arkadaşım hastane koridorunda. Çok dedim. Çok. Çok olduğunu parmak uçlarımdan saç tellerime kadar hissettirecek kadar uzun. Çünkü ben bu anı daha önce de yaşamıştım. Hastane koridorunda hiç tanımadığım insanlar ne kadar oldu bekleyeli demişti. Çok demiştim. Çok. Artık aklımı kaçırdığımı fark edip koşup yakalayacak takatim olmayacak kadar uzun.

 

 Aşk da bir hastalık hali midir dedi. Bana bu soruyu hastanede olduğumuz için mi soruyordu gerçekten konuşmak mı istiyordu yoksa ilk sorudan sonra artık konuyu kapatamıyor muydu diye düşünmek bile istemedim o an. Evet dedim aşk da bir hastalık halidir. Herkesin kendini uzman hekim ilan ettiği ama terzi kendi söküğünü dikemez diyerek tedavi edemediği bir hastalık hali. Aşk doktoru çok da bu memlekette hasta bulamadıkları için iş yapamıyorlar. Bu sektör de krizden etkilendi. İnsan aşkı tüketti. İnsan insanı tüketti ve sonunda insanlığı tükendi. Yani stoklarda aşk kalmadı ve tüketici yeni ikame yolları arıyor.

 

Belki de dedi insanlar acıdan besleniyordur. Yani dedi durup, garip bir haz veriyor olabilir mi bu durum. İnsan acının arkasına sığınıp saçmalar bilirim. Hatta en çok kendimden bilirim. Ama şunu da iyi bilirim ki o acı dediğin şey yapışınca boğazına, soluğunu kesince ve artık nefes alamadığın noktaya geldiğinde anlarsın ki o kadarda önemli değildir, hiçbir şey. Yani insan dibi görmeden yaşadığının ne derece de olduğunu bilemez. Dibi görünce anlıyorsun ki dibin 100 metre yukarısı bile daha güzel. Daha yukarısı nasıl? Onun da yukarısı. . . İşte o yüzden acı bir haz alma yöntemi değil bir uyanıştır, bana göre. İlk uyandığındaki gibi berraktır artık kafan. Dünün öğretilerini at uzun süreli belleğine, bırak acılar anısal belleğinde kalsın.

 

Var mı senin de derinlerin de böyle bir acı, dedi tüm dikkatiyle gözleri gözlerimde. Hangimizin yok ki dediğimde kaçırdı gözlerini. Eminim o da tekrar etti içinden hangimizin yok ki diye. Yakan da bizdik fotoğrafları, çeken de bizdik. Biriktiren de bizdik kutularca anıları, omuzlarımızda yük hissedip bilmediğimiz ağaçların altına gömen de. Şarkılara anlamlar yükleyip bizim şarkımız diye insanlara ballandıra ballandıra anlatan da biz, önünden geçtiğimiz bir mağaza da o şarkıyı duyunca gizlice gözyaşlarını silmeye çalışan da biz. Pazar kahvaltılarını babasıyla sohbet ettiği için sevenler de vardı aramız da. Yine babasını kaybettiği için pazarları kahvaltı yapamayanlar da. Annesi açsın diye kapıyı anahtar taşımayanlar da o anahtarın şıngırtısını çantasında hissettiğinde yüreğini acı kaplayanlar da. Sen söyle şimdi hangimizde yok ki o acı?

 

Neden hep olumsuz cümlelerin? Olumlu olan şeyleri bıraktım aylar evvel birinin avuçlarına. O da buruşturup elinde uzunca süre dolandı bilmediği sokaklar da. Sonra bilmediği bir çöp kutusuna atmış olacak ki dönüp gelmedi olumlu sandıklarım bana. Ve biliyor musun olumlu olan en çok ona yakışıyordu benim hafızamda. Başkasında büyük dururdu ve benim kesip biçecek tam üstüne denk getirecek gücüm de yoktu. Bir de ben mutlu şeyler yazamıyorum. Sanırım onları yaşamayı seviyorum. Belki de o yüzden dönüp bakınca arkama mutlu bir şey bulamıyorum. Elde avuçta sayfalarca mutsuzluk bir de altında koskocaman benim adım. Bu da benim kusurum.

 

Yeniden demiştin dedi kocaman gülümseyerek. Yeniden demedim de yeni dedim sanırım. Hiçbirine yeniden diyemem ama yeni olan herkese ve her şeye hoş geldin der, açarım kollarımı. Felsefeye girişin ilk derslerinden birinde görmüştük, Herakleitos, aynı nehirde iki defa yıkanılmaz, demişti. Nehir de aynı nehir değil ben de aynı ben değilim. Olmayalım da zaten. Önümüzde hayallerimiz var ve ne kadar olduğunu bilmediğimiz bir de zamanımız. Hadi kalk oturma. En yakın hayalinin tut ellerinden. Hadi. . .

 

Gerçekten hızlı bir hamle yaparak kalktı, yerinden. O kalkınca bende kalktım. Sarıldım. ÇOK DEĞİŞMİŞSİN DEDİ. O bir kere dedi ben bin kere duydum. O gitti ben kaldım. Uzunca bir süre kaldım. Sonra en iyi yaptığım şeyi yaptım oturdum ve yazdım. Yazdıkça hatırladım. Hatırladıkça anladım. Anladıkça kızdım. Kızdıkça kırıldım. Kırıldıkça tamir ettim derken ne demek isteğini anladım. Ben değiştim. Çok değiştim.

Sende durum ne?

 

Orijinal Teknik Resimleriyle AK Projesi

Herkese Merhaba; bu yazım tam anlamıyla profesyonellerin ilgisini çekecek. “Izhmash” tarafından üretilip modernize edilen AK ve AKM’nin orjinal teknik resimlerinin fotoğraflarını yazının en altında paylaşacağım. Teknik resimler doğal olarak dil olarak Rusça. Ben hepsini sınıflandırıp klasörlere bölerek isim isim İngilizceye çevirip derledim. Hala eksik kısımları bulunuyor. Sitenin takipçilerinden Rusçadan, İngilizce ve Türkçe çeviri konusunda yardımcı olabilecek varsa iletişim kısmından benimle irtibata geçerse çok sevinirim.

Tüfeğin genel yapısı hakkında; ağırlığı 4.8kg, uzunluğu 800mm, namlu uzunluğu 415mmdir. Etkili menzili 300 metre, azami menzili 1600 metredir. Kalibre olarak 7.62 yani .30 kalibredir. Mühimmat olarak 7.62X39 mm mühimmat kullanmaktadır. Merminin namluyu terketme hızı 715 m/s , atış hızı 600 mermi/dakikadır. Kalibre ve mühimmat hesabı hakkında daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

 

Esasında bu tüfek dayanıklılığı ile tanınır. Sudan, çamurdan, kumdan etkilenmez ve çok nadir tutukluk yapar. Ayrıca ucuza ve pek çok şekilde temin edilebilmesinden dolayı özellikle isyancı grupları tarafından tercih edilmektedir. Asimetrik savaş koşullarına uygunluğundan dolayı isyancılarla mücadele eden askeri birliklerin genellikle kendi silahları yerine ele geçirdikleri AK-47leri kullanması silahın başarısını göstermesi açısından önemlidir. Ayrıca kullanılması, sökülüp takılması, bakımı, parçaları ve çalışma mekanizması en basit ve kolay olan piyade tüfeği olarak bilinir. Ayrıca SSCB(yeni adıyla Rusya) dışında birçok yurt dışı modifikasyonu vardır. Ana üretici IZHMASH tüfeğin popülerliğinden istifade etmek için yivli ve yivsiz olarak çeşitli kalibrelerini Av ve Atıcılık amaçlı versiyonlarını üretmektedir. Av ve atıcılık için ürettiği modellerinde 4140 çelikten mekanizma gövdesi,mekanizma döner kafası,namlu başlığı, dıştan şoklu namlu tercih etmektedir. Tüfeğin üst ve alt gövdesi içinse yaşlandırılmış 7075 alüminyum malzeme kullanıldığını söyleyebilirim. Dipçik ve kabze grubu genel olarak plastikten üretiliyor. Ama istenildiği taktirde ahşaptan yapılanları da mevcut. El kundağı konusunda yine isteğe göre ahşap tercih edilebiliyor ama standart ürünlerde alüminyum kullanıldığını gördüm. Bir tüfeği anlatmak zordur. Çünkü her bilgiyi paylaşmak tüfek için bir dezavantaj olabiliyor. Genel olarak tüfeğe dair söyleyebileceklerim bu kadar.

Yazının başında paylaştığım görsel benim teknik resimleri inceleyerek kendimin çizdiği tasarımdan bir kare. Kendi tasarımımda el kundağı kısmına optik ve aksesuar takabilmek adına picatinny raylar ekledim. Normal de bu rayları Nato silahları kullanırlar.Henüz bitmemiş durumda. Bu projeyi paylaşmamda ki amaç yıllarca ülkemde kendi silahını tasarlayıp üretecek mühendisler bulunamadı. Hep siz uğraşmayın böyle şeylerle biz sizin için üretiriz zaten dediler ya da insan gücü ucuz olduğu için ülkemiz de sadece üretimini bize yaptırdılar. Son yıllarda çok güzel atılımlar yapıldı. Özellikle yerli ve milli temasıyla harika işler yapıldığını görüyorum. İstanbul da Ankara da bu konuda birçok seminere , zirveye katılma fırsatı buldum. Bu bağlam da bu vizyona sahip hükümeti, yöneticileri ve ekiplerini ayrıca tebrik etmek gerek. Ama yeterli midir derseniz, yeterli değildir. Daha yolun başında olduğumuza inanıyorum. Ama başlamadan ilerleyemezsiniz. Bırakın artık “Avrupa, Rusya, Amerika şöyle böyle onlar yaparlar biz yapamayız” deyip kadere mahkum konuşmaları.

Mühendislik öğrencileri , teknikerler , mühendisler ya da ülkesi için birşeyler yapma gayretinde olan her kimseniz(Ben de onlardan birisiyim.) ,uğrunda çabalayıp emek harcadıktan sonra başarılamayacak hiçbir şey olmadığını anlayın.Bu proje yeni tüfek projelerinize referans olarak kullanabileceğiniz kalite de bir proje. Daha fazla uzatmadan, Projeyi aşağıdan indirebilirsiniz. Dosya 2.23GB boyutundadır.Takıldığınız ya da yardımcı olabileceğim bir kısım olursa yorumlar kısmından bana ulaşabilirsiniz. Bir sonraki yazı da görüşmek dileğiyle.

Projeyi İndir

 

YARIM KALAN

Yine oturduysam başına içimde kara bulutlar gezmeye, hava kapanmaya ve gök gürüldemeye başlamış demektir. Ama bu sefer bu gökyüzünde yağmur yağdırmayı bekleyen başka bulutlar da var biliyorum. Sen de bil ki hep sürmez bu kış bütün yapraklarını dökünce ağaçlar filizlenmeye başlar tomurcuklar. İnsanoğlu da doğa gibi döktüğü zaman son yaşı gözünden, yerleşir kalbine mutlu günler.

. . .

 

-Nefesimi kesiyorsun.

– Aklımı başımdan aldın. Aklım sende geziyorum.

. . .

. . .

Küçük bir merhaba deyip gidecektim. Yalnızlığımı kimseye vermeyecektim. Seni tanımayı istemeyecektim. Merak edip öğrenmeyecektim. Hayaller kurup seni dâhil etmeyecektim.

Tanıdım. Öğrendim. Özledim. Yetmedi bir de tuttum sevdim.

. . .

. . .

. . .

Gün geceyi kovalamayı mı hızlandırdı? Zaman seni bana nasıl yakınlaştırdı? Kilometreler aslında uzak değil miydi? Bir ses beni alıp senin yanına getirebilir miydi? Ruhum bende değilken bedenimin olduğu yerde olduğumu iddia edebilir miydim?

. . .

-Öpüyorum.

-Bende. En çok da bu gece sana dokunurken kalbimin atışını 5 katına çıkaracağını bile bile hiçbir şey düşünmeden gözlerimi kapatıp seni uzun uzun öpüyorum.

. . .

. . .

Bugün arkasına saklandığım tüm cümleleri silip atıp, aklımla kalbimin savaşında mola alıp, bu bahar yalancı bahar diyenlere de kulak asmayıp hadi diyorum. Hayalimde ruj izlerini eksik etmiyorum teninde. Dudağımdan bütün vücuduma yayılan ateş hissedilince kalbimde geri dönüp koşarak kaçmak istiyor bir yanım ama hareketsiz orada kalıyor, bütün varlığım.

. . .

. . .

. . .

İnsan bilerek atar mıydı, kendini ateşe? Seni kavuran ateş tenine dokununca mı geçmişti yakmak için tenime? Yanıp kavrulmak dert değildi ama küle dönerken hakkını verebilecek miydik bu tutkunun biz de?

. . .

-Ben seni istiyorum. Kalbimin duracağını bilsem diyorum yine de dokunurum.

-Konuşmak, dolanmak, karışmak. Düğüm olmak. Sonra kelimelerle çözülmek. Saçma sapan dağılmak istiyorum.

. . .

. . .

Sana günah olan bize yasak olmak zorunda mıydı? Biz yanarken dokunup yanarsan biz suçlu sayılabilir miydik? Sen asla yanmadım diyen yalancı bizi kandır da kendini nasıl ikna ediyordun buna? Bu tutku sadece bizi kavuruyor ve siz insanlar bunu yaşamıyorsanız yaratan niye özel kılmıştı bizi aranızda?

. . .

. . .

. . .

Görmeyelim, duymayalım, bilmeyelim demek yetmiyor bazen. İnsanlar senin kendi ateşinde yanmana bile izin vermiyor ve koskoca bir ateşin içine atıyorlar, ateş topunu ama onlarında bilmediği şey ateş ateşi yakmaz. Ateş ateşin alevini arttırır. Dokunmasaydınız kavrulacaktık, ateşimizde. Elinizi değdiğiniz şeyi kirletiyorsunuz ve şimdi kendinizi de yakacaksınız ellerinizle bize hazırladığınız ateşte.

. . .

-Sen benim en güzel geçen kısacık anımsın ama canım acıdı özür dilerim.

-İşgal ettin, her hücremi. Kurtuluş savaşı veremem artık. Sen istemesen de hala işgale devam ediyorsun.

. . .

. . .

Aklımla kalbim verdiğim molaya aldırmayıp bu geçici barıştan çabuk bıkıp, cepheleri de sıkı tutup başlamışlardı birbirlerine hücuma. Kalp bıkmış olacak ki önce aldığı yaralardan korkak savaşmaya başlamıştı. Akıl kendinden emin savururken cephanesini, kalp kendini korumak dışında hamle yapamıyordu. Ve ben bu savaşın bitmesine ve kazanan tarafa esir olmaya hazır değildim.

. . .

. . .

. . .

Üzülmeme üzülmek yerine üzülmemem için neden yapmadın bir şey? Dün bitti, yarını bilmiyorum da neden bugüne şans vermiyorsun sen de? Önünde engel olanları kaldıramayacak kadar figüran mısın kendi hayatında? Giyindiğin bütün kostümleri çıkarıp bugün en saf halinle tutamaz mısın elimi? Akıl başka kalp başka bir şey deyince kendi yolunu bulup ikisini de arkana alıp gidemez misin sen de?

. . .

Baktığım zaman yanıma bulamayınca kimseyi orada ben de kendime olan saygımın tutup ellerinden dedim ki her hikâye de mutlu son yok. Bu sefer gökten düşen tüm elmalar benim.

. . .

. . .

-Güzel bir rüya gördüm gözlerimi açtım devam etti. Sen benim en saf, en yaramaz, en yalansız yanımdın.

Hoşça kal

-Senden gelen bir kelime bir cümleyle gülümseyen, heyecanlanan, utanan, sana tutkulu, özleyen biri vardı. Güzel şeyler olsun… Kimse bilerek kırmadı kimseyi zaten kırmasın da.

GÜLE GÜLE

. . .

. . .

. . .

Sen doğru adam ben doğru kadın ama ortada koskoca yanlış zaman. Tut akrebi kollarından bende yelkovanın bacaklarından. Hep teğet geçsek de birbirimizi, bizi kavuşturacak tek bir dakika yeter bize.

.

Diller sustu, gözler konuştu. Gözler kapandı, kalpler konuştu. Sonra herkes sustu ve sessizlik konuştu

Özledim demişti adam hakkım yok ki demişti kadın. Gel desen demişti, adam. Yine gitmeyecek misin demişti, kadın. Herkesin konuştuğu yerde kadın ve adam sustu. Bu konuşmayı da zaten kendileri dâhil kimse duymadı.

 

Forklift Tasarımı

Herkese merhaba bu yazımda forklift tasarımı paylaşacağım. Pratik yapmak isteyenler, teknik ve sanat liselerinde öğrencilere ödev verilebilecek hem de bitirme projelerin de kullanmak isteyenler yazının en altından projeyi indirebilirler.

Özellikle askerden döndükten sonra kendimi bir çok anlamda paslanmış hissederken, kendimi tekrar bir şeyler tasarlama tutkusuyla Solidworksun başında buldum. Fırsat bulursam 2019 versiyonuyla alakalı bir yazı hazırlamayı da düşünüyorum. Bununla birlikte yeni yılla birlikte beklentilerimi de içeren yeni bir yazımı da paylaşacağım.

Herşeyden önce şunu bilmenizde fayda var ben bu maketleri alıp kumpasla teker teker ölçerek çizimini gerçekleştiriyorum. Tasarımın bazı yerlerinde kusurlar bulursanız ya da göz kozmetiğinize uymadığınız yerleri değiştirip benimle de paylaşırsanız mutlu olurum.

Şimdi gelelim neler tasarladığımıza ; proje toplamda 18 parça 1 montaj dosyasından oluşmuştur. Forkliftin motoru telifinden dolayı projeyle paylaşılmayacak olup geri aksamları montajla birlikte çalışır durumdadır. Solidworks 2018 Premium versiyonunda çizilmiştir, alt versiyonlar da “Gelecek Sürüm” uyarısı verecektir. Herhangi bir konu da bilgi ya da yardım isteyenler yazının altında yorum kısmından bana ulaşabilirler. Bir sonra ki yazı da görüşmek üzere.

Projeyi İndir

SAHİ DEDİ SUSTU

Sahi dedi kadın insanın en sevdiği nasıl ölür?

Beklerken yoğun bakım kapısında sevdiğini, kalbin yaşını bilmem de ruhun 5 yaşında oluverir. Tutar baban ellerinden seni lunaparka götürür. Sen sevinçle dalarken heyecanına oyuncakların dönüp bakarsın baban yoktur. 5 yaşında lunaparkın orta yerinde babanın olmadığını anladığında kaplar ya içini bir korku. 19 yaşında acil kapısının önünde aynı korku oturur yüreğine ama bu sefer baban sana şeker almak için gitmemiştir ve gülerek sana doğru gelmiyordur.

. . .

Sahi dedi kadın sevdiğinin ameliyat izleri bedeninde senin de hep mi kalır yüreğinde?

Benim bazen durduk yere sızlar kalbim ve sızlarken alır beni olduğum yerden bir salonda yüreği ağzında babasının ameliyattan çıkmasını bekleyen bir kızın yanına götürür. Saniyeler saat olur, dakikalar gün, saatler ay. Etraftaki kimseyi görmez de insan bir ekran karşısında bilmediği bir sürü insanın arka arkaya ismini okur. Ameliyata girdi. Ameliyattan çıktı. Babam üşüyor mudur? Canını acıttılar mı? Baba ne olur gitme. Baba lütfen bırakma.  Bazen ilahi bir güç sesini duyar, sarılacak günler armağan eder sana. Kalbin senden bağımsızdır ve aylardır attığını bile hissettirmemiştir. Herkes senin kadar şanslı değildir. Salonu bir çığlık alır. Birileri bugün maalesef çok acı bir şekilde büyür. Aklımda kızıma selam söyleyin diyen bir amcanın arkasına bakan yüz ifadesi kalır. İnsanın vücudundaki iz iyileşir de aylar sonra, peki bu kalp ne zaman iyileşir?

. . .

Sahi dedi kadın yağmur da kokan toprak kaybettiklerimizden selam mı getirir, bize?

Baharları severdi bir de onun okuduğu kitabı dinlemeyi. Sesini özler arar özledim diyemez ‘ekmek al’ gelirken derdi. Ütülerken gömleklerini ceplerine sevda sözcükleri iliştirir yaramaz çocuklar gibi bulmasını beklerdi, sabırsızlıkla. En çok kokusunu severdi en çok koklayarak boynundan öperdi. Kader alınca sevdiğini bir kazayla ondan mezar başında isyan ederken olanlara yağmur damlaları getirdi, sevdiğini ona. Kazanın alıp götürdüm sandığını yağmur taneleri çıkarıp topraktan nefes olarak vermişti, ona. İşte ondandı yağmur sonrası toprağın mis gibi kokması.

Baharları severdi bir de sevdiğini yanına getiren zamansız yağmurları.

. . .

Sahi dedi kadın ölüm varken insan neden üzer diğerini?

Gözler anlatmazmış her şeyi. Her göz de doğru konuşmazmış. Bakmak istedim bütün geçmişimin gözlerine, doğru mu bütün yaşadıklarım bilmek istedim. Anlamak istedim insanları, anlayamadım. Gözlerinin yanında yüreği de kandırırmış, insanı. Tüm değer verdiklerin kırarmış seni ve omzunda olduğunu hissettiğin eller yavaş yavaş yok olurmuş. Parça parça olurmuşsun. Her parçan başka birinde. Yıllar sonra ölümü fark edince birileri tamir etmek için kırıp döktüklerini dönermiş. Tamir edebilmek ne mümkün.

Biri içindeki çocuğu bırakmıştı köşe başında. Ürkek bir kuş gibi tedirgin bakıyordu, etrafına. Bu kadar kötü insanın olduğu bir dünya için fazla temizdi, ondan terk edilmişti, orada.

. . .

Sahi dedi kadın insanlar hep mi yalancı?

Öyle mucizeler olmadı elbet ama mutluluk geldi oturdu karşıma. Hatta çok uzak kalmak istememiş olacak ki benden kalkıp yerinden usulca oturdu yanıma. Ben inatla bakmazken dönüp ona tüm neşesiyle fısıldadı kulağıma. Sessizliğin dozunu arttırmışken neşesini saçtı etrafıma. Dün biri değersiz olduğumu tutuşturdu, apar topar avucuma. Bugün diğeri avuçlarımdan öperken ne kadar eşsiz olduğumu söyledi, tekrar tekrar bana. Döndüm baktım avuçlarıma ikisinden de iz yoktu şuan da.

. . .

Sahi dedi kadın aylar önce bir daha asla diyen kadın da mı yalancı?

Sözcükler dökülmezken aklımdan kâğıda çoktan dökülmeye başlamıştı hisler gönülden sana. İşte tesadüflere inanmakta, mavi değil o gök pembe demekte senden kalmıştı bana. Çünkü inan gökyüzünün pembe olduğu kadar doğruydu senin tesadüf olduğun şuan da. Tatlı sözlerin alırken aklımı başımdan hani âşık olmak mı artık olmaz diyen kadın çoktan akıp karışmaya başlamıştı sana. Akacak yaş kalmamıştı göz pınarlarımda ve her yaş ondan kalanı da katıp yanına süzülmüştü yanağımda. Aylar öncesinde yaprak döken ağaçlar da tomurcuk vermeye başlamamış mıydı bahar da.

. . .

Sahi dedi kadın gidersem özler misin beni?

Özlerim demedi de yokluğunu hissederim dedi. Oysa kadın duymak istedi özlendiğini. İnsan hep geç kalırdı yapmayı en çok istedikleriyle en çok sevmek istediklerine. Kadının geç kalmaya artık tahammülü yoktu adamın özleyecek zamanı. Kadın özlemişti, adam susmuştu. Kadın özlemişti, adam gitmişti. Kadın özlemeyi bırakmıştı çünkü bu hikâyelerin sonu hep aynı yazılmıştı. Galiba bu yazarların mutlu sondan haberi yok ya da mutsuz sonlar hep bizim ekranımıza düşüyor,  dedi kadın. Usulca kapattı ekranı ve boş boş baktı karşısındaki siyahlığa.

. . .

Sahi dedi kadın sustu.

Bazen insanın içindekini anlatacak derin kelimeleri ve soruları olmuyordu. Bakıyordu sadece kimine göre hiçbir şeyken onun için seneler ifade eden bir yüzüğe. Zamanında parmağından kalbine yol olan yüzük şimdi gözlerine yaş olmuştu. Her şeyken hiç olmuştu. ‘Nasıl mı olmuştu?’ dedi kadın sustu. Kadınlar bazen susardı çünkü çığlıklarını duyurmanın en etkili yolu susmaktı. Şuan milyonlarca kadın farklı duvarlar arasında susuyor. Duymuyor musun?

Susan kadının çığlıklarını duyan adam:

Sahi dedi erkekler ağlamaz yalanına inanıyor mu hala kadınlar?

Hep gitmez ki adamlar. Bazen orada senelerce bekleyeceğini bile bile arkasına bakmadan gider kadınlar. Adamın içinden parçaları da alır gider. Adamın ruhu erozyona uğrar, denize karışır. Dalga kıyıya vurunca parçaları kum tanesi olur orada kalır. Başka bir adamın gözyaşları karışır günün birinde kuma. Sahiller gözyaşlarıyla ıslanan kum taneleriyle doludur. Bilmez misin isyan eden kumların sesini bastırır dalga. Kimi romantik bulur sesi kimi anlar birinin isyanı olduğunu. Acaba bugün kaç adamın ruhu karıştı denize?

. . .

Sahi dedi kadın ve adam sustular.

Her insan doğru bildiğini yaşar ya da doğru olanı arardı. Hayatın anlamını arar bulamayınca da kızardı. Bilmezdi ki hayatın anlamı kazarak bulunmazdı. Belki de anlam insanın dünüydü. Bu günüydü. Yarına olan inancıydı. Anlam ölüm olduğunu bile bile yaşayabilmekti. Kendin kadar güvenip birine gözün kapalı gezebilmekti. Anlam utanmadan ağlayabilmek ya da ağlayan birine acımak ya da gülmek yerine eşlik edebilmekti.

Sahi dediler ve sustular çünkü gerçekten olması gerekeni ikisi de bilmiyordu.